Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” diyerek bütün torunlarına bir hedef göstermiştir. Devletin temeli ailedir. Ailenin temeli anne ve babadır. Aileler sağlıklı, güçlü, inançlı, kararlı, devletine ve milletine bağlı olursa o devlet büyük devlet olur. İnsanlarımızın huzur, mutluluk ve sağlığı için hem devlet hem de zengin olan insanlarımız gayret göstermişlerdir. Bunun için vakıflar kurarak özellikle garip ve kimsesiz insanların faydalanması için servetlerini harcamışlardır.

Büyük hükümdarımız Fatih birkaç tane vakıf kurarak insanlarımızın hizmetine vermiştir. Hastalar, fakirler ve kimsesizler için kurmuş olduğu vakfı kısaca ele alacağız. “Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Sultan Mehmet Han’ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık Mevkii’nde kaim (bulunan) ve malumu’l – hudut olan (sınırları belli) yüz otuz altı bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledim. İş bu gayri menkulatımdan gelecek nemalardan İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu halde günün müteaddid saatlerinde sokakları gezeler. Tükürüklerin üzerine bu tozu dökeler ki yirmişer akçe alalar.

Ayrıyeten, on cerrah, on tabip ve üç de yara sarıcı tayin eyledim. Bunlar dahi ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilaistisna her kapıyı vuralar ve o hanede hasta olup olmadığını soralar. Hasta var ise ve şifası mümkün ise şifayap edeler. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin darulacezeye kaldırarak orada salah bulduralar.

Maazallah İstanbul’da et buhranı çıkacak olur ise vakfettiğim yüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler. Bunlar hayvanatı vahşiyenin yumurtada ve yavruda olmadığı sırada Balkanlar’a (dağlara, ormanlara) çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımız gıdasız kalmasınlar. Ayrıyeten külliyemde bina ve inşa ettiğim imarethanede şehit ve şühedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler.

Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendileri gelemeyecek vaziyette olanların yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (muhtaç insanları incitmemek için) kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.”

Tarihimizde sultanlar ve devlet adamları dışında ekonomik durumu iyi olan insanlarımız da çeşitli alanlarda vakıflar kurmuşlardır. Bunlar genellikle eğitim, dini hayat, sağlık, yol, köprü, su, imaret (aşevi), kervansaray gibi alanlarda kurulmuştur. İnsanlarımız şöyle düşünmüşlerdir “Allah’ın bana vermiş olduğu zenginlikten hem kendim hem de diğer insanlar da faydalansın.” Bir insanın ne kadar malı olursa olsun kendisi için olanı yediği, giydiği başkaları için harcadığı kendisi içindir. Bunun için malının bir kısmıyla cami yaptırmış, caminin masrafları için gelir kaynakları ayırmış, burada ibadet yapılırken bu insan mutlu olmuştur. Ölünce de insanlar buradan faydalandığı müddetçe amel defterine yazılacak, kendisi rahmetle anılacaktır.

Fakir öğrencilerin okuyabilmesi için medreseler, fakir hastaların tedavisi için hastaneler, fakir kişiler için aşevleri, insanların geçmesi için nehir üzerine köprüler, sarp yerlere yollar, su ihtiyacı için çeşmeler, yaralı leyleklerin tedavisi için vakıflar, sokak hayvanlarının korunması için vakıflar kurularak insanlığın hizmetine verilmiştir.

Dünyanın çeşitli yerlerinden hac yapmak için Mekke’ye gelen Müslümanların su ihtiyacı için Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın hayır eseri olan Zübeyde Suyu önemlidir. Mihrimah Sultan kendi parası ve malından harcama yaparak bu suyu getirtmiş insanlığın hizmetine vermiştir.

2. Mahmud’un hanımı Bezmi Alem Valide Sultan İstanbul’da büyük bir hastane yaptırarak adını Guraba (Garipler) Hastanesi koymuştur. Hastanenin vakfiyesini yazdırırken “Burada yalnızca garipler parasız olarak tedavi edilecek, ilaçları parasız olarak verilecektir.” demiştir. Bu hastane günümüzde faaldir. İstanbul’un en önemli hastanelerindendir. Ayrıca Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi kurularak üniversite hastanesi olmuştur.