Bir insanın hayatındaki en önemli ilişki, kendisi ile olan ilişkidir. Yerçekimi gibi değişmez bir gerçek bu. Kişi, hayatındaki en önemli kişinin kendisi, en önemli tanıklığın da kendi tanıklığı olduğunu fark edemezse hiçbir zaman hayatla ilişkisini doğru kuramaz. Kendini gerçekleştiremez.
Yaşlandıkça mendeburlaşan insanlar vardır hani. Mutsuzluklarının altında yatan sebep budur. Bir de bakar ki, yaşamında kendisi yok; içi bunu hisseder. Ona kızar, buna kızar ama aslında neye öfkelendiğini kendisi de bilmez. Avuçlarının arasından yaşanmadan akıp gitmiş, anlamsız, bomboş bir ömür.
İşte öfkesinin kaynağı budur. Bazıları da vardır ki yaşlandıkça nur yüzlü olurlar. Öyle keyiflidirler ki... Onların da içi bilir, doya doya yaşanmış, anlamlı bir ömür sürmüşlerdir. Özellikle çocuklara ve gençlere karşı dikkat çekici bir hoşgörü ve sevgi beslerler; "Gençtir canım o, çocuktur o. Bırak çocukluğunu yaşasın, bırak gençliğini yaşasın." Bunları diyen insanlar...
Nasıl sevilirler değil mi?
Bunu böylece saptadıktan sonra gelelim soruya. Sıkıntılar ya da aşırılıklar karşısında sakin kalmak, umutsuzluğu aşmak hayata olumlu bakmayı sürdürebilmek. Böyle insanları kendi yaşamımızda hakim kılmaya çalışıyoruz. Karşımızdaki insanların çoğunun iyi niyetli ama yanlış bilgilere sahip olduğunu görüyoruz.
Gündelik hayatta karşılaştığımız durumlarda kişilerin sadece davranışlarına bakarsak ve niyete önem vermezsek o davranışı cahilce, saçma veya saldırgan bir davranış olarak görebiliriz. Ama bunun arkasındaki niyete baktığımızda bize kaba ya da saldırgan gelen bu davranışların genellikle "Ben de varım!" deme çabası olduğunu görürüz. İnsanız, fark edilmek istiyoruz. Böyle durumlarda davranışına takılmadan, "Ben de varım!" diyen muhatabıma, "Evet, varsın ve sen de aynen benim gibi bir insansın," hissini verdiğim zaman ilişkideki gerginlik gidiyor, hoş bir durum ortaya çıkıyor.
Ayrıca, "Önemli olan benim o kişiyle ilişkim değil, önemli olan benim kendimle olan ilişkimdeki dürüstlüğüm," diyoruz kendimize. Artık bunu, yerçekimi gibi değişmez bir gerçek olarak görüyoruz. Huzurlu hissedebilmem için kendime dürüstçe, bütün içtenliğimle, "Sen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştın!" diyebilmemiz lazım. Diyebildiysek, bizim için sorun bitmiştir.

Umutsuzluğu aşmak için kullanılabilecek bazı pratik ve psikolojik stratejiler şunlardır:
1. DUYGUYU KABUL EDİN AMA KİMLİĞİNİZ YAPMAYIN
Umutsuz hissetmek, hayatınızın umutsuz olduğu anlamına gelmez. Sadece şu anki ruh halinizin bir yansımasıdır. Kendinize şunu söyleyin: "Şu an umutsuzum ama ben umutsuzluktan ibaret değilim." Duyguyu bastırmak yerine onun varlığına izin vermek, baskısını azaltır.
2. MİKRO HEDEFLER BELİRLEYİN
Büyük resim korkutucu göründüğünde, görüş alanınızı daraltın. Gelecek yılı, hatta gelecek ayı düşünmeyin. Sadece önünüzdeki 1 saati veya yapacağınız ilk küçük işi planlayın.
* Bir bardak su içmek.
* Yatağı düzeltmek.
* 5 dakika yürümek.
Başarılan her küçük görev, beyninize "Hâlâ kontrol bende" sinyali gönderir.
3. KONTROL ALANINIZI BELİRLEYİN
Umutsuzluk genellikle kontrol edemediğimiz şeyler (ekonomi, geçmiş, başkalarının kararları) üzerine yoğunlaştığımızda artar. Bir kağıdı ikiye bölün:
* Kontrol edemeyeceklerim: (Hava durumu, başkalarının düşünceleri, geçmiş hatalar).
* Kontrol edebileceklerim: (Bugün ne yiyeceğim, kime nasılsın diyeceğim, hangi bilgiyi öğreneceğim).
Enerjinizi sadece sağ tarafa harcayın.
4. BİLGİ KİRLİLİĞİNDEN UZAKLAŞIN
Sürekli olumsuz haber akışı veya sosyal medyada başkalarının "mükemmel" hayatlarını izlemek, yetersizlik hissini tetikler. Zihninizi bir süreliğine dış dünyaya kapatıp kendi iç sesinize yer açın.
5. HAREKETİN GÜCÜNÜ KULLANIN
Zihin çıkmaza girdiğinde, bedeni hareket ettirmek biyolojik bir anahtar görevi görür. Yürüyüş yapmak veya sadece dışarı çıkıp nefes almak, vücuttaki kortizol (stres hormonu) seviyesini düşürür ve perspektifinizi fiziksel olarak değiştirir.