Belh, Orta Asya'nın (TÜRKİSTAN) kadim topraklarında, tarihin ve medeniyetin sessiz tanığı olarak yaşayan bir şehirdir. Tarih boyunca Türk ve İslam dünyasının önemli merkezlerinden biri olmuş, Gazneliler döneminde özellikle “ilim ve kültürün” merkezi hâline gelmiştir. Alimler, şairler ve bilim insanları burada yetişmiş, fikirler ve kitaplar Belh’den diğer şehirlere yayılmıştır. Büyük medreseleri, camileri ve hanlarıyla Belh, adeta bir açık hava üniversitesi gibiydi; taşlar bile bilgi ve hikmetle doluydu.

Belh’in en meşhur evlatlarından biri, dünyaca tanınan büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’dir. 1207 yılında Belh’te doğan Mevlânâ, hayatının büyük bir kısmını Anadolu’da (KONYA) geçirse de doğduğu şehir, onun manevî ve kültürel köklerini oluşturmuştur. Onun yanı sıra, Belh birçok tarihî şahsiyeti de bağrında taşır. Abu Zayd al-Balkhi, coğrafya, tıp ve psikoloji alanlarında çığır açmış bir bilim insanıdır; şehir, onun ilim yolculuğuna ev sahipliği yapmıştır. Rabia Balkhi, Farsça’nın ilk kadın şairlerinden biri olarak aşk ve sevgi temalarını şiirlerinde işlemiş; onun mirası da Belh’in kültürel zenginliğinin bir parçasıdır. Tasavvuf dünyasında derin izler bırakmış Şakīk-ı Belhî, ilim ve gönül yolculuğunu birleştiren öğretileriyle şehrin manevi dokusuna katkıda bulunmuştur. Bu isimler, Belh’in sadece tarihî bir şehir değil, aynı zamanda bir medeniyet ve gönül merkezi olduğunu gösterir işaretlerdir.

Tarih sahnesinde Belh, sadece bir şehir değil, aynı zamanda bir medeniyetin kalbiydi. 7. Yüzyıl’dan itibaren İslam ile tanışan şehir, kültürel ve ticari bir merkez olarak İpek Yolu’nun üzerinde önemli bir kavşak noktası oldu. Burada kurulan medreseler ve kütüphaneler, şehri “Doğu’nun Bağdat’ı” olarak anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Şehir, tarih boyunca pek çok istilaya, yıkıma ve yeniden doğuşa tanıklık etti; Her defasında yeniden yükseldi, kadim ruhunu korudu.

Günümüzde Belh, Afganistan sınırları içinde (Güney Türkistan) yer almakta ve tarihin derin izlerini hâlâ taşımaktadır. Ne var ki, yüzyıllar boyunca süren savaşlar ve doğal afetler, şehirdeki birçok tarihî yapının zarar görmesine neden olmuştur. Bugün Belh, kısmen modernleşmiş olsa da tarihî karakterini koruyan bölgeleriyle hâlâ büyüleyici bir şehir olarak ziyaretçilerini karşılar. Medreselerinin kalıntıları, eski kervansaraylar ve camilerin varlığı, geçmişin ihtişamını hâlâ gözler önüne serer.

Belh’in sokaklarında dolaşırken, geçmişin sessiz fısıltılarını işitirsiniz. Her adım, tarihin izlerini, ilmin ve kültürün derinliğini taşır. İnsanlar, eski medeniyetlerin mirasını bir yaşam biçimi olarak benimser; misafirperverlikleri, gönül zenginlikleri ve geçmişe duydukları saygı, şehrin tarihî karakterini hâlâ canlı tutar. Belh, sadece görülecek bir şehir değil, hissedilecek bir şehir; geçmişin ruhunu bugüne taşıyan yaşayan bir mekândır.

Türk Dünyası şehirlerinde gönül yolculuğunda Belh, Gazne’den sonra duraklarımızdan biri olarak tarih ve günümüz arasında köprü kurar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin doğduğu topraklarda dolaşırken, Abu Zayd al-Balkhi’nin bilimsel mirasını, Rabia Balkhi’nin şiirsel izlerini ve Şakīk-ı Belhî’nin tasavvufî öğretilerini de hissedersiniz. Belh, tarihî karakteri ve gönül mirasıyla sadece bir şehir değil, bir medeniyet yolculuğunun da başlangıcıdır; ziyaretçisine geçmişin derinliklerini, ilmin ve gönül dünyasının izlerini sunar.

Yıllardır ne diyorduk, “medeniyetin beşiği Türkistan Coğrafyasıdır, gidip görmek de size aittir” İşte biz Türklüğümüzle övünürken, Allaha şükrederken ve iyi ki derken tüm bu paradigmaları biliyor olduğumuz için “hamaset yapmıyoruz, gerçeği vurguluyoruz” diyerek geleceğe bakıyorduk.

Böyle bakabilen yüreklere selam olsun. Haftaya bir başka kadim Türk Yurdunda buluşmak umuduyla…