Türkistan coğrafyasından Anadolu’ya uzanan büyük yürüyüşün izlerini sürerken, bazı şehirler vardır ki yalnızca bir durak değil; bir “hafıza”, bir “kimlik” ve bir “medeniyet” aynasıdır. İşte Halep de böylesi şehirlerden biridir. Bugün Suriye sınırları içerisinde yer alan bu kadim şehir, aslında yüzyıllar boyunca Türk tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuş, Türk kültürünün derin izlerini bağrında taşımıştır.

Halep’in Türklerle olan bağı, yüzeysel bir temas değil; köklü ve süreklilik arz eden bir hâkimiyet ve medeniyet ilişkisidir. Büyük Selçuklular ile başlayan bu süreç, Zengiler ve Eyyubiler döneminde güçlenmiş; Halep, Türk-İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. İmadeddin Zengi ve Nureddin Mahmud Zengi gibi büyük Türk devlet adamları, bu şehirde sadece siyasi hâkimiyet kurmamış; aynı zamanda adalet, ilim ve medeniyetin de temellerini sağlamlaştırmıştır.

Ancak Halep’in Türk kimliği açısından en belirleyici dönemi şüphesiz Osmanlı asırlarıdır. Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Zaferi ile Osmanlı topraklarına katılan Halep, yaklaşık dört asır boyunca Türk idaresinde kalmış; bu süre zarfında Anadolu ile adeta iç içe geçmiş bir şehir hâline gelmiştir. Öyle ki Halep, sadece bir eyalet merkezi değil; Gaziantep, Kilis, Hatay ve Urfa hattıyla ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan bütünleşmiş bir yaşam alanı oluşturmuştur.

Bu tarihî bütünlük, Millî Mücadele yıllarında da kendisini hissettirmiştir. Misak-ı Millî sınırları çizilirken Halep ve çevresi, sadece bir coğrafya parçası olarak değil; nüfus yapısı, tarihî aidiyeti ve ekonomik bağlarıyla Türk milletinin doğal uzantısı olarak değerlendirilmiştir. Ancak dönemin uluslararası dengeleri ve siyasi zorunlulukları neticesinde Halep, bu sınırların dışında kalmıştır. Buna rağmen Halep’in Türkiye ile olan bağı, hukuki sınırların ötesinde, tarihî ve vicdani bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmüştür.

Bugün Türkiye ile Halep arasındaki ilişki, sadece komşulukla açıklanamaz. Akrabalık bağları, ticaret ilişkileri, kültürel benzerlikler ve hatta mutfak kültürü dahi bu ortaklığın canlı göstergeleridir. Gaziantep’te pişen bir yemek ile Halep’te yapılanın aynı lezzeti taşıması tesadüf değildir; bu, ortak bir medeniyetin mutfaktaki yansımasıdır.

Son yıllarda yaşanan acılar ve yıkımlar, Halep’i derinden sarsmış olsa da Türkiye’nin bu süreçte sergilediği insani duruş, iki taraf arasındaki bağın ne kadar köklü ve güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Çünkü Halep’ten Anadolu’ya yönelen her adım, aslında yabancı bir yolculuk değil; tarihî bir yakınlaşmanın yeniden tezahürüdür.

Halep’e bakarken sadece bir sınır şehrini değil; yarım kalmış bir tarihin, bölünmüş bir coğrafyanın ve susmayan bir hafızanın izlerini görürüz.

Ve belki de bu yüzden…

Halep, haritalarda uzak görünse de bir milletin kalbinde hâlâ en yakın şehirlerden biridir. Halep’e sadece bir dış şehir olarak bakmak, tarihi de coğrafyayı da eksik okumak olur. Halep, bizim için sınırın ötesinde değil; tarihin, kültürün ve gönlün içinde yer alan bir şehirdir. Çünkü bazı şehirler vardır; devletlerin sınırları dışında kalsa da milletlerin hafızasından asla çıkmaz.

Halep, Türk milletinin hafızasında yaşayan kadim bir Türk yurdudur ve öyle de kalacaktır.