Eskiden düğünlerde yeni evlenenlere şu temenni söylenirdi: “Oğlunla ordu, kızınla oba kurasın.” Kısa bir cümle gibi durur; ama yaşanan hayatın gerçeğini özetler. Çünkü bir milletin gücü sadece ordusuyla ölçülmez; evini, kültürünü ve geleceğini ayakta tutanlarla ölçülür.

Yörükler bu gerçeği en iyi bilen topluluklardan biridir. Göç zamanlarında herkes sürünün önündeki erkeği görürdü; ama sabahın karanlığında ocağı yakan, çadırı toplayan, eşyayı düzenleyen, çocuğu hazırlayan, yemeği yapan, dokumayı eğiren ve bütün o hareketli hayatı ayakta tutan kadın olurdu. Obanın nefesi çoğu zaman görünmeyen bu emeğin içindeydi. Yani bir yeri kurmakla onu yaşatmak aynı şey değildi; kurulan düzeni sürdüren omuz çoğu zaman kadının omzuydu.

Bunu yıllar önce Alanya’nın Gündoğmuş tarafındaki bir yaylada hissettim. Yaşlı bir Yörük kadınıyla sohbet ederken “Göçün en zor yanı neydi?” diye sordum. Hiç düşünmeden, “Sırtımdaki yük değildi evladım” dedi. “Çadırın düzenini bozmamaktı.” Sonra da gülümseyip şu cümleyi kurdu: “Erkek sürüyü güder, ama obanın aklı kadındadır.” O söz, belki kitaplara yazılmadı; ama koskoca bir kültürün hafızasını taşıyordu. Çünkü onun için çadır toplamak, misafir ağırlamak, hayvan sağmak, dokuma yapmak bir “iş” değil; obayı yaşatmanın zorunluluklarıydı.

Alanya’nın mahallelerinde, pazar yerlerinde, yayla yollarında hâlâ bu izlere rastlanır. Kapı önünde yün temizleyen, keçi sağan, çocuk büyüten kadınların yüzünde aynı kararlılık vardır. Belki çadırlar azaldı, göç yolları kısaldı, hayat şehirleşti; ama kültürün yükü hâlâ onların omzundadır. Çünkü bir çocuk ilk kelimeyi annesinden duyar, ilk türküyü onun sesinden öğrenir, ilk değerleri onun davranışlarında görür. Kültür dediğimiz şey aslında törenlerde değil, bir kadının günlük telaşının içinde taşınır. Tarihte bunun daha da ötesi yaşandı. Sadece çadırı ayakta tutmakla kalmayıp, gerektiğinde sınırda nöbet tutan, savaşa katılan Yörük kadınları oldu. Bu yüzden onların gücü romantik bir övgü değil; hayatın ve tarihin öğrettiği bir gerçeklikti. Obayı yaşatan kadın, gerektiğinde obayı savunmaktan da geri durmadı.

Bugün ülke gündeminde en çok konuştuğumuz konulardan biri “milli birlik!” Meydanlarda, ekranlarda, kürsülerde birlik çağrıları duyuyoruz. Ama çoğu zaman unuttuğumuz basit bir hakikat var: Bir millet önce evinde kurulur. Evi ayakta tutan, günlük hayatın yükünü sabırla taşıyan ve kültürü sessizce yeni kuşaklara aktaran kişi ise çoğu zaman kadındır. Çünkü birlik sadece ortak sınırlarla değil; ortak hafızayla, ortak değerlerle ve ortak emekle mümkündür. Gücü ordu sağlar; ama toplumu ayakta tutan kültürdür. Ve kültürün nefesi hâlâ kadınların görünmez emeğinde sürer.

Bu yüzden o eski temenni bugün bile geçerliliğini koruyor:
“Oğlunla ordu, kızınla oba kurasın.”
Ordular bir millete güç katar; obalar ise hayatı devam ettirir. Ve bir hayatı devam ettirmek, çoğu zaman kimsenin fark etmediği ellerde başlar.