Son günlerde kamuoyunun gündeminde olan ve henüz çocuk denecek bir yaşta bir bireyin karıştığı olay, toplum olarak şaşırmayı ne kadar kolay, sorumluluk almayı ise ne kadar zor bulduğumuzu bir kez daha gösterdi. Bu tür hadiseleri “istisna” olarak nitelemek, gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü ortada münferit bir durumdan çok, uzun süredir biriken toplumsal bir sorun bulunuyor.

Bu noktada meseleyi biraz da yaşadığımız şehir üzerinden okumak gerekiyor. Alanya ölçeğine baktığımızda, 12-13 yaşlarındaki çocukların yaşlarının çok üzerinde bir dünyayla neredeyse sınırsız biçimde temas hâlinde olduğunu görmek zor değil. Eğlence mekânlarının yoğunluğu, denetimsiz alanların fazlalığı ve çocukları yanlış yönlendirebilecek ortamların kolay erişilebilir olması artık sıradanlaşmış durumda. Ortaokul çağındaki çocukların sigaraya ulaşması, hatta uyuşturucu maddelerle tanışması ne yazık ki “olağan dışı” kabul edilmiyor. Burada genellikle yapılan en büyük hata, bu tabloyu hafife almak. Zararlı alışkanlıklarla erken yaşta temas eden çocuklar çoğu zaman “nasıl olsa büyüyünce geçer” anlayışıyla görmezden geliniyor. Oysa bu durum, daha ağır sorunların ilk işaretidir. Elinde silahla bir okul yöneticisine yönelen çocukla, bugün sokakta denetimsiz biçimde yanlış çevrelerin içine çekilen çocuk arasında sanıldığı kadar büyük bir fark yoktur! Biri sürecin sonucu, diğeri ise başlangıç noktasıdır.

Sorun yalnızca çocukların bireysel tercihleriyle de açıklanamaz. Asıl mesele, çocukların büyüdüğü toplumsal iklimdir. Tahammülün giderek azaldığı, öfkenin sıradanlaştığı ve şiddetin bir iletişim dili hâline geldiği bir ortamda yetişen çocuklardan sağlıklı sınırlar geliştirmelerini beklemek gerçekçi değildir. Çocuklar, büyükleri izleyerek öğrenir; dilini, tavrını ve tepkisini içinde yaşadığı dünyadan alır. Bu tablo, gençliği merkeze almamız gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak gençlik üzerine konuşurken ciddi bir çelişki yaşıyoruz. Herkes yeni nesilden ne kadar umutsuz olduğunu dile getiriyor, fakat bu umutsuzluğun nedenleriyle yüzleşmekten kaçınıyor. Sigara kullanma yaşının, hatta uyuşturucuya temas yaşının ortaokul seviyelerine kadar indiği biliniyor. Bu durum konuşuluyor, eleştiriliyor; ancak iş somut önlem almaya geldiğinde her şey sözde kalıyor.
Aile yapısı bu sürecin en kritik halkalarından biridir. Bilinçli aile, çocuğun kimlerle vakit geçirdiğini, nerelere gittiğini, neyle meşgul olduğunu takip eder ve sorumluluğu paylaşır. Sorumluluk almayan aile yapısı ise denetimi tamamen dış faktörlere bırakır. Bu boşluğu da doğal olarak sokak, ekran ve yanlış çevre doldurur. Bu noktada okulun ve öğretmenlik mesleğinin önemi daha da belirginleşir. Öğretmen, yalnızca ders anlatan bir görevli değil; çocuk için sınır koyan, yön gösteren ve otoriteyi temsil eden temel bir figürdür. Öğretmenin itibarı zedelendiğinde, yalnız bırakıldığında ya da sürekli tartışmalı hâle getirildiğinde bunun bedelini sadece eğitim sistemi değil, toplumun tamamı öder!
Aksi hâlde bugün sokakta denetimsiz biçimde zararlı alışkanlıklarla tanışan bir çocuğu “çocukluk hevesi” diyerek görmezden gelir, yarın aynı çocuğun bir okul müdürünün karşısına öfkeyle, tehditkâr bir dille hatta şiddetle çıkmasını yalnızca dehşetle izleriz. Gündemdeki okul müdürü-öğrenci meselesi, anlık bir öfke patlaması değil; uzun süredir ihmal edilen bir sürecin kaçınılmaz sonucudur. Bu noktada şaşırmak samimi değildir. Çünkü bu tablo biliniyordu, görülüyordu, fakat sorumluluk almaktan özellikle kaçınılıyordu. Bugün yaşanan, geleceğin değil; ihmal edilmiş bugünün fotoğrafıdır!