Son günlerde sosyal medyada ve haberlerde geniş yankı uyandıran bir olay, sokak hayvanları meselesini bir kez daha toplumun vicdanına taşıdı. Ankara Demetevler Metrosu çevresinde yıllardır yaşayan ve mahallelinin “Matmazel” adını verdiği yaşlı bir sokak köpeğinin, iddialara göre metro personelinin müdahalesi sırasında panikleyerek yürüyen merdivenlere sıkışıp hayatını kaybetmesi, sadece bir hayvanın ölümü olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır bir tabloyu ortaya koydu. Bu tür olaylar yaşandığında ilk refleks öfke oluyor. Öfke anlaşılır; çünkü ortada geri dönüşü olmayan bir can kaybı var. Ancak asıl mesele, bu olayın münferit bir ihmal mi yoksa daha derin bir zihniyet sorununun sonucu mu olduğudur. Soruyu doğru sormadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değil.

Türk kültüründe hayvan, hiçbir zaman yalnızca insanın hizmetinde olan bir varlık olarak görülmemiştir. Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan tarihsel hafızamızda hayvan, hayatın ortağıdır. Selçuklu ve Osmanlı şehirlerinde kuş evleri yapılmış, vakıflar kurulmuş, sokak hayvanlarının beslenmesi için özel düzenlemeler getirilmiştir. Bu yaklaşım bir “iyilik” değil, bir medeniyet anlayışıdır. İslam inancında da hayvanlara dair yaklaşım nettir. Hayvana eziyet edenin sorumlu tutulacağı, susuz bırakılan bir köpek yüzünden azaba uğrayan ya da bir hayvana merhamet ettiği için affedilen insanlar üzerine aktarılan hadisler, bu meselenin vicdanî bir tercih değil, ahlâkî bir yükümlülük olduğunu açıkça ortaya koyar. Hayvanın dili yoktur ama hakkı vardır!

Bu noktada Alanya’da ortaya çıkan bazı örnekleri ayrıca anmak gerekir. Şehrin merkezinde yer alan Kedi Parkı, sokak hayvanlarıyla kurulan ilişkinin hâlâ doğru bir zeminde kurulabildiğini gösteren nadir alanlardan biridir. Oraya yolu düşen herkes, günün farklı saatlerinde yaşlısından gencine, yerli halktan yabancı misafirlere kadar pek çok insanın kedileri beslediğine, onlarla ilgilendiğine ve sessizce vakit geçirdiğine tanıklık eder. Gürültünün ve acele hayatın ortasında, insanla hayvan arasında kurulan bu sade ve çıkarsız temas, şehre dair umudu diri tutar. Böyle anlarda, tüm olumsuzluklara rağmen merhametin hâlâ canlı olduğunu görmek mümkün olur. Yine Demirtaş Mahallemizde, modern altyapısı, veteriner hekimleri ve yardımcı personeliyle bir tesis niteliği taşıyan hayvan barınağı, emek verilmiş ciddi bir çalışmanın ürünüdür. Bu tesislerin yapımında ve işletilmesinde emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Çünkü eleştirmek kadar, doğruyu takdir etmek de bir sorumluluktur.

Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Özellikle son yıllarda, kedi ya da köpek sahiplenmek isteyen bazı insanların, afaki paralar ödeyerek hayvan satın almayı tercih ettiğini görüyoruz. Oysa Demirtaş’taki barınakta, şu an bile sahiplendirilmeyi bekleyen, sevgiye ve güvenli bir yuvaya ihtiyaç duyan pek çok hayvan var. Bu hayvanlar gözümüzün önünde dururken, “marka ya da cins” diye tabir edilen hayvanlara yönelmek ciddi bir çelişkidir. Daha da acı olanı, parayla sahiplenilen bu hayvanların bir kısmının zaman içinde büyüdüklerinde, bakımı zorlaştığında ya da beklentileri karşılamadığında sokağa terk edilmesidir. İşte sokak hayvanları sorununu büyüten asıl mesele tam da budur. Sahiplenmek, geçici bir heves değil; uzun soluklu bir sorumluluktur! Bu sorumluluğu taşımaya niyeti olmayan herkes, ne yazık ki yeni bir “Matmazel” hikâyesinin zeminini hazırlar. Demetevler’de yaşanan olay bu yüzden sadece Ankara’nın değil, hepimizin meselesidir. Bir hayvana nasıl yaklaştığımız, aslında nasıl bir toplum olduğumuzu gösterir. Gücü yetmeyene karşı sergilenen tavır, ahlâkın en açık göstergesidir.

Sokak hayvanları bu şehirlerin kenarında kalmış bir ayrıntı değil, hayatın doğal ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Dün bu sokaklardaydılar, bugün buradalar ve yarın da burada olacaklar. Onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek, bir tercih ya da geçici bir duyarlılık meselesi değil; insan olmanın, şehirli olmanın ve birlikte yaşama kültürüne sahip çıkmanın temel şartıdır. Yaşanan her acı olay, hayvanlardan önce insanın vicdanını sorgulatmalıdır. Çünkü bugün “hayvan hakları” başlığı altında konuşulan birçok mesele, aslında yeni talepler değil; zamanla körelttiğimiz, ihmal ettiğimiz ve susturduğumuz bir vicdanın yeniden kendini hatırlatma çabasıdır. Bu topraklarda merhamet vardı, ölçü vardı, sorumluluk vardı. Kaybolan şey haklar değil; bunları hatırlamak istemediğimizde devreye giren unutkanlığımızdır.