Son yıllarda “uyanış” kavramı neredeyse her yerde karşımıza çıkıyor. Üzerinde biraz durup düşündüğümüzde ise sapla samanın çoktan birbirine karıştığını görmek çok da zor değil.
Bunu ilk kez yıllar önce danışanlarımla çalışırken fark ettim: Herkes uyanıyor gibiydi ama ortada tuhaf bir çelişki vardı. Farkındalık arttıkça; sorumluluk alan, net, iradeli, sağlıklı ve gerçekten doyumlu insan sayısı artmıyordu.
Herkes sezgisel, herkes pozitif, herkes “anda”. Olumlamalar, aforizmalar, sürekli gülümseyen yüzler… Ancak bu görüntünün altında çoğu zaman başka bir şey çalışıyordu: korku enerjisi ile ters psikoleji refleks ve kaçış. “Enerjim bozulmasın diye bir konuşmadan sakınmalar ”, “Negatif alanda kalmak istemiyorum” diyerek üst bir perdeden ayrışmalar gibi cümleler, davranış bilimleri açısından bir farkındalık uyanış göstergesi değil; uyanıştan ve yüzleşmeden kaçınmanın rafine edilmiş hâliydi. Alt benlik, spiritüel bir dil kullanarak korkuyu ve donmayı meşrulaştırıyor da olabilir.
Benzer bir durum egoyla ilgili söylemlerde de görülür. “Ego aşıldı” denir; fakat eleştiri geldiğinde alınganlık, üst bir perdeden konuşma veya bakma, sessiz direnç ya da pasif saldırganlık ortaya çıkartabiliyor. Ego aşılan bir şey değil, dönüştürülebilen bir enerji. Dönüşmediğinde, sadece ruhsal kavramlarla kamufle edilebiliyor.
“Herkes kendi yolunda, ben kimseyi yargılamıyorum” ifadesi de sıkça duyulur.
Ancak davranış da ana tema yargısızlık ise davranış içinde bunlar olamaz diyor davranış bilimleri. Yakınlık kurmamak, sorumluluk almamak, mesafe koymak ve görmezden gelmek derin bir sessizlik ile yok saymak bu kabul veya nötr olma değil, duygusal yine dürtüsel çekilmedir. Gerçek uyanış insanı daha “kolay” değil, daha net dürüst yapar. Daha dürüst, daha sınırları olan, daha öz disiplinli alanda mevcudiyetini meşru kılar.
Gelişim çoğu zaman rahatsız edicidir. Gelişim romantik olgular içermez sadece destekler.
Asıl farkındalık, kendini özel hissetmekle ilgili değil ise, kendi duygularının sorumluluğunu alabilmek, duygunun iradesini ortaya koyarken başkasına zarar vermemeyi öğrenebilmekle ilgilidir. Bu seni romantik yapmaz, duyarlı yapar… Bu da ancak duygusal zekâ ile spiritüel zekânın dengede çalışmasıyla mümkündür.
Uyanış; ışıklar görmek, huşu hâlleri yaşamak ya da derin sezgiler edinmek değildir. Bunlar birer hâldir. Bilinç ise bu hâllerin davranışta bir bütünlüğe dönüşebilmesidir. Hal olmak ile halleden olmak arasındaki fark tam da buradadır. Bir davranış varsa, onunla birlikte sorumluluk vardır. Bir şahitlik varsa, onunla birlikte irade de, karar ve sorumluluk vardır…
Davranış bilimleri bu noktada nettir: Bir insanın ne hissettiği değil, nasıl davrandığı belirleyicidir. Hisseden çocuk bilinç, davranan büyük gelişmiş bilinç. Robert Kegan’ın yetişkin gelişim teorisinde olgun bilinç, “Ben ne hissediyorum?” sorusundan “Bu his kendimle olan ilişkiye ne yapıyor?” sorusuna geçebilmektir. Yani bilinç, fark etmek ile kısıtlanamaz fark ettiğini düzenleyebilmesi ile ilgilidir… Uyanış.
Bu yüzden davranışsal bütünlük olmadan yaşanan her “uyanış”, uyanmak değil; kendini daha incelikli ve incitebilen bir alanda romantik biçimde uyutmaktır. Ve belki de en ayırt edici işaret şudur:
Uyanmak, hissetmek ile ilgili değil. Hissettiğin şeyi bir tehdit olarak görmeden o hissin sorumluluğunu almaya hazır hale gelip hissin dönüşümüne izin vermek…
Çünkü, yaşam içinde gelişim romantik değil , kişiler romantik olduğu için davranışsal gelişimini tamamlamamış olabiliyor.
Gerçek uyanış bedeni hafifletirken, sahte davranışsal olan uyanış ise bedeni sessizce yük taşımaya zorlayabilir. Acı uyanmaya zorlar ama uyanınca acıtmaz.