Tabiatımız gereği ölüm korkusu olarak biliriz. Çoğu zaman hiç farkında olmadan hayattan ne kadar çok korktuğumuzu fark edemiyoruz bile... Fark ettiğimiz için yaşamı kaçırıyoruz.
Çağımızın gerçeği yaşamının en kıymetli dinamikleri olan sevgiyi, güveni, neşeyi, huzuru, umudu, paylaşımı unutturdu, Yerine korkulu, kaygılı, hayatta kalma çabası içine savrulduk görünüyoruz…
Bugün insan, ölümünün bile yaşlanarak huzur içinde olamayacağının farkında. Yaşamanın bedeni, zihni, ruhumuzu zorlayıcı, sinir sistemlerimizi alt üst eden, kalbi yorgun, bedeni acılı bir halde, endişe, üzüntü içinde hep yarın ne yaparım demekten bugünün neşesini hüzne dönüştürmek bizi insan olma bilinci içinde yaşatmıyor. Bu ne çok kadar insan psikolojisi için bozgun ve yıkıcı fark edebiliyor muyuz?
Davranış bilimleri bize şunu söylüyor:
Korku yalnızca zihinsel bir kurgu değildir.
Korku, bedende 5 duyu organı deneyimleri ile başlar. Görsel, dokunsal, duyumsal, hissi, kokusal temaslar başladığında bir şey oluyor duygusu ile kaslarda sıkılaşma, nefeste daralma, omuzlarda yük, çenede kilitlenme…
Beden, tehlikeyi düşünceden önce algılıyor ve modern insanın bedeni sürekli alarm hâlinde.
Zihindeki korkunun 3 halini ele alalım..
Biri: “Yaparsan kaybedersin.”
İki: “Böyle yaparsan kabul görülür.”
Üç: ‘’Hiçbir şeye dahil olmazsam güvende olurum.”
Davranış bilimlerinde bunun bir adı var:
Koşullu hayatta kalma.
İnsan zamanla hayatta kalma korkusundan şunları öğrenir:
– Fazla konuşma, gerçekler üzerinde durma, hissetme, isteme, soru sorma, görünür olma, sadece söylenenler ve sana sunulan olanakları kabullen, şükürde bulun…
Çünkü beden, geçmişte bir yerde hareketleri ve davranışları için bir tepkiye cezaya maruz kalmıştır…
Sesini duyurmak istediğinde yalnız kalmıştır. İhtiyaçlarını söylediğinde görülmemiştir…
Ağladığında bir şekilde susturulmuştur, artık korku bilinçli değil refleks haline gelmiştir.
Korku zamanla hayatta kalma öğretilerimizle, varlığınla yaşamak arasında karıştırabiliyoruz.
– İlişkilerde temkin, strateji, kapalı yalnızlık seçimleri, kararlarda erteleme, duygularda kısıtlama, hayallerine başlayamama ve küçülme, ortamda samimiyetle içinden geleni konuşamama, bunların hiçbiri tembellik değildir. Bunlar korku temelli bedenin güvenli bağ kuramama stratejileridir.
Daha dikkat çekici olan şudur: Korku her zaman kaçış üretmez. Bazen aşırı kontrol de üretir.
Bazen sertlik, mesafe, bazen “hiçbir şeye ihtiyacım yok” cümlesi bile…
Bu noktada insan, korktuğunu inkâr eder, hatta fark etmez.
Çünkü korkmak varlığın kırılması, bozulması demek.
Kırılganlık ise bu dünyada hâlâ yeterince güvenli hissedememekle ilgili.
Korkutucu olan esas korku karakter gibi çalışmaya başladığında insan otantik formda olmaması…
Artık kişi korktuğunu söylemez. Ben böyleyim “bu benim karakterim” der. Bunlar benim seçimlerim zannederek, esas altında yatan korkunun ürettiği refleksli davranışlar olduğunu dikkatini veremez.
Ama beden başka bir şey anlatır. Sürekli tetikte, yorgun, huzursuz, yetmeyen bir his içinde sürekli bir çaba hâlinde.
İnsanın, her an insan bilincinde savunmaya maruz bırakılmadan var olabilmesi. Ben böyle hissettim diyebilecek özgürlük içinde konumlandığı yerde kabul görebilmesi… ama öyle olmuyor işte…
Halbuki hatırlayalım yazımızın başında yaşamın dinamiklerinden bahsettik.
Neydi bunlar? Sevgi, samimiyet, şefkat, vicdan, güven, neşe, huzur, umut, iletişim, paylaşmak, dokunmak, sağlıklı beslenme, küçük şeylerin de farkında olmak vs…
Korku, düşman değildir.
Ama korku yaşama bütünü ile rehber olduğunda hayat kararabilir ve daha dar bir bakış açısı içinde kimlikler kaybolabilir…
En temel korkumuz: Yaşarken yer edinememe, konumlanama, açıkta ve aç kalma korkusu. Korkumdan böyle davrandım…Bunu kendimize bile itiraf edemeyiz…
Korkmanın bir hata olmadığını düzenli olarak kendimize hatırlatmak…
Korkmak bir hata değil, insani bir his. Gelici ve geçici bir duygu. Onu beslemediğimiz zaman geçecektir…