Biz insanlar bazı duyguları isimlendiremiyoruz.
Bazen de bir duyguyu ters algılıyor, onun üzerine bir inanç inşa ediyoruz.
Ama beden hafızası bunu kaçırmadan inanç olarak kaydediyor; olanı net ve gerçekçi şekilde zannederek iyi kötü demeden kaydediyor.
Hollandalı psikiyatristin dediği gibi: Bessel van der Kolk
“Beden her şeyi hatırlar.”
→ İsimlendirilmeyen ya da bastırılan duygular beden hafızasında inanç olarak yerleşir.
Hastalıklar gibi…
Beden ağırlıkları gibi…
Göğüste, boğazda, midede, karında.
Bazen dizlerde, kollarda; bazen sırtta, bazen kafada.
Bazen de bedenin tamamında kayıt tutar.
Ne zaman değersizlik hissinin geldiğini bilmiyoruz.
Ama geldiğinde beden ve zihin ağırlaşıyor ve anılar ile bağ kuruyor ve
Her şey karanlıktan görünür olur, her şey tersine dönmüş gibi hissedilir.
Nefesini etkiler, sesini kısar, konuşmanı bile bozan bir bilinmezlik.
Bu ağırlığın adına yıllarca “birikim” denildi.
“Yorgunsun”, “yıprandın”, “üzüldün” denildi.
Bazen “hayatın yükü” oldu.
Bazen de “herkes gibi olmak” doğru sanıldı; ters bir psikolojiyle sürdürülüp gitti.
Oysa mesele belki bu değildi.
Bu; değerinin farkında olamayan ya da farkında olduğu hâlde onu nasıl taşıyacağını bilemeyen bir bedenin ağırlığıydı.
Ne yapacağını, neyi nereye koyacağını bilemeyen ama bunun için büyük çaba harcayan bir bedendi…
Beden hafızası çoğu zaman şöyle kodlar:
Değer, bir şey yaptığında oluşur.
Birini kurtardığında, bir işe yaradığında, sessiz kaldığında, ortamın yükünü sırtlanıp taşıdığında… Bir değer kazancı inancı gelişiyordur.
Ve insan fark etmeden şunu öğrenir:
“Ben olduğum hâlimle değil, faydalı olduğum sürece kabul edilirim ve değerliyim.”
İşte tam bu noktada beden değersizlikle ağırlaşıyor bütünlüğün bozulumu hissediliyordur…
Çünkü beden için “olma hâli” iyi ya da kötüyle ilgili değildi.
İyi–kötü algısı, zihnin çevresel faktörlere verdiği tepkiydi.
Beden ise kendi varlığını bir yük gibi hissetmeye başladığında daha, daha derinlerde yok olmuşluk hissi ile yolunda kaybolmuşluk duygusuna bağlılıkla bağlanmış olabiliyor.
Biz insanlar var olduğumuzun kanıtı olarak aynaya, tanıdık bir yüze ihtiyaç duyarız.
Birinin bakmasına, görmesine, duymasına, birilerine dokunmaya, feda olmaya,
“Buradasın” veya “Buradayım” demesine.
Kendi yüzümüzü bile aynasız göremeyiz.
Sonra fark ederiz ki aynaya duyulan ihtiyaç, aslında tanığa duyulan ihtiyaçtır.
Ne olduğuma ya da ne olmadığıma şahitlik edecek birine…
Hayat sert olabiliyor bazen.
Bunu bize en çok sevdiklerimiz değerli diyerek hayatımızda bağlı olduğumuz insanlar gösteriyor. En üzücü ve zor şekilde.
En çok ihtiyaç duyduğun anda orada olmadıklarını fark ettiğinde, değerle ilgili tüm inançlar kırılır, incinir, dağılıyordur.
İçeriden bir cümle yükselir:
“Bak… yine değer gelmedi.
Görülmedin.
Onaylanmadın.
Demek ki yetemedin.” Yetmeyen ne hala bilemeyiz.
Bu bir düşünce değildir.
Bu, bedenin aldığı bir karardır.
İnsan en çok nerede yarım kalır biliyor muyuz?
Sesin çıkamadığı yerde.
Boğazda bir yanma…
Bir tıkanıklık…
Söyleyememek.
İsteyememek.
“Buradayım” diyememek.
Çünkü bir zamanlar ses çıktığında birileri küstü ve kızdı.
Yanlış anladı.
Ve gitti.
Beden, sesinin çıktığı an bir şeylerin gitmesi ile eşleştirdi.
Oysa değer;
Onayda değil,
Ayna tutan gözlerde değil,
Kalacağını, seveceğini ,onu koruyacağını söyleyen insanlarda hiç değil.
Değer, bedenin bir duyguyla birlikte kalabildiği anda inşa edilebilen şu an olanın bedensel bütünlüğüne zarar vermediğini bunun sadece bir his ve geçeceğini fark etmesi ile ilgiliydi...
Bir şeye ihtiyacın vardır veya
Şimdi yoktur.
Ve bu seni yok etmemiştir. Geçti gitti bitti…
Bu, kendimcilik ile ilgili.
Bencillik değil.
Sessiz bir yerleşme, var olma hâlidir.
Çünkü bedenin gerçeği şudur:
Değer bana verilen bir şey değildi.
Ben nefes alırken, çoktan o değer bendeydi.