Danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biri şu:

“Hocam, diyet yapamıyorum.”

Aslında çoğu zaman sorun diyet yapamamak değil. Sorun, hayatın kendisinin diyete hiç uygun olmaması.

Sabah aceleyle evden çıkılan bir düzen, öğle yemeğinin çoğu zaman ayakta geçmesi, akşam eve gelindiğinde biriken yorgunluk… Üzerine stres, uykusuzluk ve sürekli “şunu yeme, bunu yasakla” diyen bir iç ses eklenince, beslenme bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir mücadeleye dönüşüyor.

Oysa beslenme, hayatın dışında ayrı bir proje değil; hayatın tam merkezinde yer alması gereken bir alışkanlık.

Bugün hâlâ birçok insan diyeti irade meselesi sanıyor. Oysa gerçek şu:

Kimse günde on iki saat çalışan, çocuk bakan, trafikle boğuşan birine “biraz daha iradeli ol” diyerek sağlıklı beslenmeyi öğretemez. Çünkü sorun irade değil, gerçekçi olmayan beklentiler.

Danışanlarımda en çok işe yarayan yaklaşım; mükemmel listeler değil, sürdürülebilir çözümler oluyor. Dışarıda yenilebilecek alternatifler, evde pratik düzenlemeler, yasaklar yerine denge… Hayata uymayan bir diyet ne kadar doğru olursa olsun, uzun vadede karşılık bulmuyor.

Bir diğer önemli konu da suçluluk duygusu. Bir gün plan dışına çıkıldığında “nasıl olsa bozuldu” deyip tamamen vazgeçmek, sanılandan çok daha yaygın. Oysa beslenme siyah–beyaz değildir. Bir öğünle ne sağlıklı olunur ne de sağlıksız. Asıl farkı yaratan, ertesi gün yeniden dengeyi kurabilmektir.

Sağlıklı beslenme; kusursuz olmak değil, devam edebilmektir.

Hayatınıza rağmen değil, hayatınızla birlikte ilerleyen bir sistem kurabildiğinizde, diyet yapmak zor olmaktan çıkar.

Belki de soruyu şöyle değiştirmeliyiz:

“Diyet yapamıyorum” yerine,

“Benim hayatıma gerçekten uyan bir beslenme modeli var mı?”

Çoğu zaman cevap, düşündüğümüzden çok daha yakındır.