ZOR OLAN KENDİM OLABİLMEK!

İnsan hayatının en büyük savaşı dışarı ile değil, kendi iç dünyası ile başlıyor… Bunu çoğumuz geç keşfederiz ya da hiç fark edemeyiz. Çünkü dünya da var olan bir hikâyenin içine doğuyoruz.
Aile, ülke, kültür, gelenekler ve en önemlisi bir çağa...
Bunlar bizi görünmez bir eğitiminin içine bırakır.
Asya ülkelerinde doğan bir çocuğun hikâyesi ile Avrupa ülkesinde doğan bir çocuğun şartlarının aynı olmadığı gibi… Asya ülkelerin ebeveyn yapısı “Hadi ‘Deden, Ninen (ebe), Amca, dayı, teyzen seni sevsin” demenin içinde umumiyet ile sınırların kırılması ve hayır demesi ise davranışın içine reddedici geri bildirim olunca, “Öyle yapılmaz, yapma çok ayıp, uysal ol, sesini çıkarma, sus, kes, fazla isteme, herkes gibi davran, yanlış yapma, üzerini kirletme, düşme, bozma vs…”

Böyle büyürken hata yapmak kusur, “hayır istemiyorum” demek ayıp olur. Bununla beraber dayatılan suçluluk duygusu ve bir süre sonra kendimize değil, etrafa benzemeyi ve kendimizi sevdirmeyi güvenli, bu halin uyumlu olduğunu kendimizi de ikna ederek davranışsal kimlik haline getiriyoruz… “Böyle yaşarsam değer görürüm, sevilirim. Varlığım başka türlü güvende değil,” diye
Davranışsal gerçek dışı edinimler ve roller ile toplumda kendimize bir yer ediniyoruz…
Doğduğun yerin hikâyesindeki eğitim seni kuşatmaya başlar ve bedeller ödenir.
Bu bedel: Kendi benliğimizden vazgeçmek.
Avrupa koşullarında dünyaya gelen çocuğun hikâyesi ise bambaşka görünüyor.
Ailelerin çocuğa yaklaşımı “Kimse senin iznin olmadan sana dokunamaz. İstemediğin bir şeyi yapma. Düşebilirsin, hata yapabilirsin. Seçimi sana bırakıyorum, ama yaşam şartları bu. Gerçekçi bir tutumla. Sana güveniyorum. İyi ki varsın. Seni seviyorum. Yanındayım.”
Burada ailenin çocukla kurduğu temel bağ, güvenirlik, değerler ve sevgi üzerine.
Tüm gerçekler çocukken söylendi galiba 😊...
Sonra büyüdükçe, dünya bize “varlığımızın onay alabilmesi için” bir bedel ödememiz gerektiğini öğretti. Maskeler güvenli geldiği zaman reddedilmezsin, dışlanmazsın, risk almazsın, Uyumlu olursun. Ama maskelerle yaşadığın yaşam senin değildir.

Belki de en çok yorulduğumuz yer tam olarak burasıdır: Maskelerdeki yükü taşımak olmadığın kişiyi sırtlanmak omuzlara çöken ağırlık gibi baskı altında hissedebiliriz…
Kendi iç sesin “Ben buradayım!” diye bağırırken, dışımız “Sakin ol, sorun çıkartma fazla görünme, Ayıp, günah, edep” der.

Yaşam tehdit gibi algılanır. Sadece hayatta kalmak artık en önemli hale gelir. Bedenin yaşam enerjisi düşük ve yorgun, zihin dağınık, ruhun sıkışık, kalp sevgiden yoksunluk içinde olabilir. Yetmeyen bir şey vardır, o şey hiç arayarak bulabileceğimiz bir şey değildir…
Bugün kaç kişi “hayır, yapamam” derken suçluluk hissetmiyor?
İstemiyorum derken “kendini suçlu hissetmiyor?
Kalabalık içinde konuşmak istediği halde hata yapmamak için susuyor?
Gerçek duygularımızı söyleyebiliyor muyuz?
“Kötü biri olmak” diye korktuğumuz şey aslında çoğu zaman otantik olmak.
Çünkü kendi sesini duyan, kendi sınırını çizen, kendi yolundan giden bir insan mutlaka birilerinin keyfini kaçırarak rahatsız edebilir…
Buradaki “kötü biri olmak”, gerçek anlamda bir kötülüğü anlatmaz.
Kendin olduğunda birileri seni “kötü” sanabilir. Bu onların sanısıdır.
Senin yaptığın şeyin içinde “gerçek’’ bir iyi varsa, o özgürce adım atılmış bir iyidir o.
Herkesin isteğine karşılık veremeyiz. Elbette fikirlerimiz ve varlığımız birilerine fazla veya eksik gelecektir.
Bugün kendine dürüst bir soru sor:
“Kim olmak için yıllardır değişerek konuşuyorsun veya susuyorsun?”
“Kendin olmak, dünyanın en cesur eylemi.
Ve bu cesaretin bedeli bazen yanlış anlaşılmak, bazen yalnızlaşmak, bazen de ‘kötü’ sanılmaktır.
Gerçeği sadece senin bilmen bile ayrı bir özgürlük.”
ZOR OLAN KENDİM OLABİLMEK, DİĞERİNİ ZATEN YAŞIYORUZ.