Bir yazı dizesinde yine beraberiz. Biraz bulunduğumuz hayata ve yaşama bakış açısı geliştirebilirsek ne mutlu bize…
Yaşamak; sadece nefes almak ile ilgili değil, nefes almak hayatta kalmak ile ilgili bir durum, yaşamak ise hissetmek, fark etmek ve kendi hissettiğimiz varlığımızı, duygumuzu olduğu gibi gerçeğimizi, bir şekilde korkumuzu, göz yaşları veya kahkahamızla olduğu gibi o hissi yaşayabilmektir. Hislerimizi bastırmadan akışın farkında olarak çevresel faktörleri derin değerlendirme potansiyellerimizi saklamadan hisleri deneyimlemek.
Kısaca: Yaşamak, var olmak değil; varlığını hissederek anlam katmaktır.
Hadi biraz bakalım nerelerde kayboluyoruz veya hissediyoruz?
Yaşıyor muyuz, yoksa sadece hayatta mı kalıyoruz?
Sabah gözünü açtığında gerçekten hissederek uyanıyor musun, yoksa sadece bir sonraki olacak olana yapmak zorunluluğa mı geçiyorsun?
Alarmı sustururken içinden bir şeyler daha mı sönüyor, yoksa yeni bir gün için içten bir “evet” mi diyorsun?
Belki de çoğumuz, fark etmeden, yaşamayı değil sürdürmeyi öğrendik.
Nefes alıyoruz, evet… Ama o nefes içimize hayat mı taşıyor, yoksa sadece zamanı mı ileri itiyor?
Yaşamak dediğimiz şey nedir gerçekten? Rutinlerin içinde oyalanarak,
Bir takvim yaprağını daha koparmak mı, yoksa o günün içinde kendini ait bir duyguyu, bir düşünceyi, nedensizce hareketli hissetmek mi?
Birileriyle derin içsel bir bağ kurarak konuşmak mı, yoksa gerçekten görülmek, duyulmak, onaylanmak mı?
Bir şeyler başarmak mı, yoksa yaptığın şeyin içinde kaybolup kaybolduğun yerde, kendini bulmak mı?
Belki de hayatta kalmak; korkularla yapılan seçimlerin toplamıdır.
“Ya olmazsa?” diye ertelenen hayaller,
“Ya kaybedersem?” diye tutulmayan eller,
“Ya yanlışsa?” diye hiç başlanmayan gidilmeyen yollar…
Hayatta kalmak güvenlidir; çizgileri bellidir, sürprizi azdır, riski düşüktür.
Ama tam da bu yüzden içinde hayatın kendisi yaşamak eksiktir.
Yaşamak ise biraz da bilinmezliğe razı olmaktır.
Kontrol edemediğin şeylerin varlığını kabul etmek,
Kalbinin attığını hissettiğin yerlere doğru küçük de olsa adım atabilmek…
Bazen kırılacağını bile bile sevmek,
Bazen kaybedeceğini bile bile denemek,
Bazen de hiçbir anlam bulamasan bile yola devam edebilmek…
Yalnız kalacağını bilsen bile kendin gibi davranabilmek. İsteklerini, arzularını, korkularını saklamadan ifade edebilmek… Bunun için seçtiğin yol, dil, hal sana ait olmalı.
Şimdi kendine dürüst bir soru sor:
Günlerin birbirine benziyorsa, bu bir düzen mi yoksa bir alışkanlık mı?
Sessizliğin huzur mu, yoksa kaçış mı?
Yorgunluğun çalışmaktan mı, yoksa hayatta kalma çabandan mı?
Belki sen diyorsun ki:
Hayır, ben yaşıyorum. Küçük şeylerden keyif alıyorum, içimden geldiği gibi davranıyorum.
O zaman ne güzel… Sen hayatı kaçırmayanlardansın.
Ama bir başkası okuyup şöyle diyebilir:
Hayır, ben böyle değilim. Ben daha çok konforlu, güvenli alanı seçerim, rutinlerimi bırakmam, daha çok erteliyorum.
O da yanlış değil. Sadece henüz başlamamış olabilir.
Çünkü yaşamak bir anda öğrenilen bir şey değil.
Bir karar gibi görünse de aslında bir hatırlayış…
İçinde zaten var olan o canlı, merak eden, hisseden tarafı yeniden duymak.
Belki de mesele şu:
O yüzden bugün, çok büyük şeyler yapmana gerek yok.
Sadece bir anı gerçekten yaşa.
Bir yudum suyu içişini fark ederek iç,
Birine bakarken gerçekten onu hissederek bak,
Kendi iç sesini bastırmadan bir kez dinle…
Hissettiğin duygudan kaçmadan orada ol… Bu konuyu haftaya derin ele alacağım.
Ve sonra tekrar sor kendine:
“Ben şu an yaşıyor muyum, yoksa sadece hayatta mı kalıyorum?”
Cevabın ne olursa olsun, işte oradan başlar gerçek hayat.
Haftaya devamında buluşmak üzere.