Türk Dünyası Şehirlerinde Gönül Yolculuğu: URUMÇİ

URUMÇİ, haritalarda çok uzak görünen ama gönüllerde ağır bir sızı gibi duran, Türkistan Coğrafyası’nın unutulmayan adıdır. Gurbetin acısını çekenlerin, sılaya duyduğu hasreti anlatır. Urumçi, her Türk evladının yar’idir, yaren’idir…

Urumçi, bugün yaklaşık dört milyonluk nüfusuyla Çin’in batısında yükselen büyük bir metropol olarak bilinir. Çin sınırları içinde olmasına rağmen kadim bir Uygur şehridir. Geniş caddeleri, hızla büyüyen ekonomisi ve modern yüzüyle çağdaş bir şehir profili çizmektedir Urumçi. Ancak Urumçi’yi sadece rakamlarla ve betonla anlatmak, bu şehrin ruhunu ıskalamak olur. Çünkü Urumçi, istatistiklerin sustuğu yerde konuşan; tarih, kimlik ve aidiyet meselelerini bugünün tam ortasına taşıyan bir hafıza şehridir. Türkistan Coğrafyası’nın bu kadim eşiğinde, geçmiş ile gelecek aynı anda yürür.

Bu topraklar, yüzyıllar boyunca İpek Yolu’nun kuzey hattında yer almış; yalnızca ticaretin değil, kültürün, inancın ve dilin de taşındığı bir kavşak olmuştur. Urumçi, bu büyük yürüyüşün sessiz tanıklarından biridir. Şehrin adı Moğolca kökenli olsa da zamanla Türk-İslam medeniyetinin izleriyle yoğrulmuş; Doğu Türkistan’ın en önemli şehirlerinden biri hâline gelmiştir. Burada tarih, müzelerde sergilenen bir geçmiş değil; hayatın içinde, sokak aralarında ve insan yüzlerinde yaşamaya devam eden bir hafızadır.

Bugün Urumçi, sanayi, enerji ve lojistik açısından Çin’in Türkistan Coğrafyasına açılan stratejik kapılarından biridir. Demiryolları, hava ve kara yolları, şehri Kazakistan’dan Kırgızistan’a, oradan da Türk dünyasının daha geniş bölgelerine bağlar. Bişkek’ten her daim uçak kalkması hem umut verici hem de gizli bir sızıdır. Modern İpek Yolu projelerinin merkezlerinden biri olarak görülen Urumçi, ekonomik hareketliliğin yüksek olduğu bir merkezdir. Ancak bu hareketliliğin gölgesinde kalan daha derin bir soru vardır: “Büyüyen şehir, ruhunu da koruyabilecek mi”?
Urumçi’yi asıl farklı kılan, bu sorunun gündelik hayatın bir parçası hâline gelmiş olmasıdır. Burada modernleşme yalnızca bir kalkınma meselesi değil; aynı zamanda bir kimlik imtihanıdır. Sokaklarda yükselen apartmanlar, hızla akan trafik ve parlayan vitrinler arasında, Uygur Türkçesinin sesi, geleneksel ezgiler ve kültürel hafıza kendine yer açmaya çalışır. Bu çaba sessizdir ama inatçıdır. Çünkü Urumçi’de kültür, bağırarak değil; direnerek var olur. Burada, Doğu Türkistan’ımızın “sol yan ağrımız, gönül sızımız” olduğunu vurgulamalıyım.

Urumçi’de bir “varoluş direnişi” vardır. Hiç bitmesini istemediğimiz bir direniş. Bu direnişin en sembolik isimlerinden biri, modern Uygur Edebiyatı’nın öncü şairlerinden Lütfullah Mutelliptir. Urumçi ve çevresinde şekillenen kısa ama etkili hayatı boyunca, dili ve şiiri bir “kimlik hafızası” alanı olarak gören Mutellip, kalemiyle Uygur halkının suskunluğunu dile getirmiştir. Henüz genç yaşta hayatını kaybetmesine rağmen, şiirleri bugün hâlâ okunur. Adı Urumçi’de yalnızca bir edebiyatçı olarak değil, vicdanı diri tutan bir sembol olarak anılır.

Urumçi’nin kültürel hafızası, sadece bireylerle değil, yaşayan geleneklerle de taşınır. Bunların başında “Meşrep Geleneği” gelir. Meşrep, yalnızca bir eğlence ya da toplantı değil; ahlâkın, dayanışmanın ve sözün kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir toplumsal mekteptir. Bu meclislerde müzik, sohbet ve nasihat iç içe geçer; topluluk kendini yeniden üretir. Urumçi’de Meşrep, modern hayatın baskısına rağmen hâlâ bir kimlik tutamağı olarak varlığını sürdürür.

Bu geleneğin musikideki en güçlü karşılığı ise “Uygur 12 Muqamı”dır. Asırlardır icra edilen bu büyük müzik külliyatı, sadece bir sanat formu değil; TÜRKİSTAN RUHUNUN sesle yazılmış tarihidir. Acıyı, sevinci, sabrı ve direnci aynı anda taşıyan Muqamlar, Urumçi’de dinlendiğinde insanın kulağında değil, gönlünün derinliklerinde yankılanır. Bu yüzden Urumçi, müziğiyle de konuşan, gönülden gönüle iletişim kuran bir şehirdir.

Türkistan Coğrafyası’nın büyük düşünürleri bu şehirde doğmamış olabilir; fakat Yusuf Has Hacib’in “adalet” anlayışı, Kaşgarlı Mahmud’un “dil hassasiyeti”, Ahmed Yesevî’nin “irfan çizgisi ve hikmetleri” bu coğrafyanın ortak vicdanında yaşamaya devam eder. Urumçi, Kaşgar’dan Balasagun’a uzanan Uygur Medeniyet zincirinin modern halkalarından biri olarak okunup algılanmalıdır.

Urumçi’de yürürken insan, bir şehri gezdiğini değil; bir sorumluluğun içinden geçtiğini hisseder. Çünkü burası sadece görülüp geçilecek bir durak değil; hatırlanması gereken bir hafızadır. Her şehir büyüyebilir, zenginleşebilir, dönüşebilir. Lakin bazı şehirler vardır ki, asıl meselesi ayakta kalmaktan çok, kendisi olarak kalabilmektir. Urumçi de onlardan biri, gönül sızımızdır.

Türk Dünyası şehirlerini gezerken bazen bir cami avlusunda, bazen bir mezar taşının sessizliğinde durur ve düşünürüz. Urumçi’de ise insan, durmaktan çok içe doğru yürür. Çünkü bu şehir, bakıldıkça anlatılan değil; hissedildikçe ağırlaşan bir hafızadır. Modern zamanların bütün gürültüsüne rağmen, burada geçmiş susmaz; sadece daha derinden konuşur. Urumçi bize şunu hatırlatır: Coğrafyalar değişebilir, sınırlar çizilebilir, yollar uzayabilir. Fakat gönülde açılan izler ne kapanır ne de unutulur.

Hülasa dostlar, uzak sandığımız şehirler değil; unutmaktan korktuklarımızdır aslında mesafeli olan. Bu vesileyle “Doğu Türkistan Endülüs olmasın” diyerek haykırıyoruz. Doğu Türkistanlı Uygur soydaşlarımızın nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğini asla unutmayalım. Türkiye’nin iki katından daha büyük ve 35-40 milyona yakın nüfusuyla Oğuz’un evlatlarına “gelin, gözümüz de gönlümüz de sizi bekler” diyen kardeşlerimizi unutmayalım.
Lütfen, “Doğu Türkistan Endülüs olmasın” lütfen…