TÜRK DÜNYASI ŞEHİRLERİNDE GÖNÜL YOLCULUĞU: URMİYE

Sevgili okurlarım merhabalar. Ramazan ayımız mübarek olsun, tuttuğumuz oruçlarımız makbul, yaptığımız hayr-hasenatlar yerine varsın. Uzun zamandır Güney Türkistan ve Doğu Türkistan şehirlerinde gönül yolculuğu yaptık. Sıra Güney Azerbaycan şehirlerine geldi. Beraber gezelim, beraber tarih, beraber siyaset ve beraber bakalım. Buyurun o halde, bu hafta URMUYİ’deyiz.

Bazı şehirler haritada küçük görünür; ama gönül atlasında geniş yer kaplar…
Urmiye, Güney Azerbaycan’ın batı ufkunda, dağların koynunda saklı bir Türk yurdudur. Onu anlamak için sadece sokaklarında yürümek yetmez; evlerin içinden yükselen dile, ninnilere, dualara kulak vermek gerekir. Çünkü Urmiye, kimliğini ve karakterini yaşayan hafızayla koruyan şehirlerdendir.
Bir zamanlar Urmiye Gölü’nün mavisi şehrin ufkunu doldururdu. Gün batımında su kızıl bir halı gibi serilir, rüzgâr tuz kokusunu evlerin penceresine taşırdı. Bu göl yalnız bir coğrafya unsuru değildi; Türk varlığının tabiatla kurduğu ahengin sembolüydü.

Bugün sular çekildi. Kıyılar geriye yürüdü. Toprak çatladı.
Fakat bir şey çekilmedi: Bu şehrin Türklüğü…
Urmiye’nin çarşısında dolaşırken duyduğunuz kelimeler, asırlık bir sürekliliğin sesidir. Evlerde konuşulan Türk dili, düğünlerde söylenen türküler, acılı günlerde yakılan ağıtlar… Kimlik burada bir ideolojik slogan değil; hayatın doğal akışıdır. Bir annenin çocuğuna seslenişinde, bir dedenin hatıra anlatışında saklıdır.

Güney Azerbaycan şehirleri içinde Urmiye’nin ayrı bir sükûneti vardır. Tebriz’in hareketliliği yoktur belki; ama Urmiye’de başka bir derinlik vardır. Sanki şehir, fazla konuşmadan da ayakta kalabileceğini bilmektedir. Çünkü kökleri yalnız bugüne değil, yüzyıllara uzanır. Tıpkı Türkler gibi…

Türk dünyası bugün Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan geniş bir coğrafyada yeniden birbirini hatırlıyor. Devletler arası ilişkiler, kültürel buluşmalar, ortak alfabe ve ortak tarih çalışmaları… Bütün bu gelişmeler, gönül bağlarını görünür kılıyor. Fakat bu büyük resmin içinde, Urmiye gibi şehirler sessiz ama hayati bir yere sahiptir.

Çünkü Türk dünyası sadece başkentlerden ibaret değildir.
Türk dünyası, ana dilini evinde koruyan şehirlerle ayaktadır.
Urmiye bugün belki ekonomik zorluklarla, çevresel sorunlarla, gölün çekilişiyle mücadele ediyor. Ama asıl mesele, suyun çekilmesi değil; hafızanın korunmasıdır. Ve bu şehir, hafızasını diri tutmayı başarıyor. Camilerde, mezarlıklarda, aile büyüklerinin anlattığı hikâyelerde bir süreklilik var.

Bir şehir düşünün: Gölü eksilmiş ama umudu eksilmemiş.
Rüzgârı sert ama kalbi yumuşak.
Sınırların ötesindeki kardeşlerine uzak ama gönülce yakın.

Urmiye, Türk dünyasının bugünkü uyanışını belki yüksek kürsülerden izlemiyor; ama kalbiyle hissediyor. Çünkü Türklük burada politik bir kavramdan önce kültürel bir varoluştur. Sofrada paylaşılan ekmektir. Çocuğa verilen isimdir. Bayram sabahı giyilen temiz elbisedir.
Belki göl yeniden eski günlerine kavuşur, belki kavuşmaz.
Ama Urmiye’nin ruhu, suyun gelgitlerine bağlı değildir.

Bu şehir bize şunu hatırlatır: Türk dünyası, haritalarla çizilmiş bir alan değil; kalplerle kurulmuş bir birliktir. Ve o birlik, en çok da sessiz şehirlerde, gündelik hayatın içinde yaşamaya devam eder.
Urmiye hâlâ orada.
Dağların eteğinde, tuz kokulu rüzgârın içinde.
Sakin, vakur ve Türk…