Isfahan’a girmek, bir şehre adım atmaktan çok bir çağın içine yürümeye benzer. Burada zaman, minarelerin gölgesinde yavaşlar; taşlar konuşur, meydanlar hatırlatır. Selçuklu aklının, Türk devlet geleneğinin ve İslam irfanının aynı potada eridiği bu şehir, ihtişamını sessizliğinden alır. Isfahan, “muhteşem çağın mütevazi çocuklarının” Türk tarihine damgasını vurduğu büyük bir medeniyet merkezidir.
Isfahan’ın Türk-İslam tarihindeki ağırlığı, özellikle Büyük Selçuklu döneminde belirginleşir. Sultan Melikşah zamanında şehir, devletin başkentlerinden biri olarak sadece siyasî kararların alındığı bir merkez değil; “düzenin, adaletin ve ilmin” birlikte yeşerdiği bir devlet şehri hâline gelmiştir. Selçuklu idare anlayışı, Isfahan’da şehir mimarisiyle, sosyal hayatla ve eğitim kurumlarıyla bütünlük kazanmıştır.
Bu bütünlüğün arkasındaki en güçlü isimlerden biri hiç kuşkusuz Nizamülmülk’tür. Büyük Türk devlet adamı, Isfahan’da şekillenen siyaset aklını Siyasetnâme ile kalıcı hâle getirmiştir. Ona göre devlet, yalnızca güçle değil; ahlak, liyakat ve ilimle ayakta durabilirdi. Nizamiye Medreseleri’nin fikrî arka planı, Isfahan merkezli bu anlayışın somut bir tezahürüdür. Bu yönüyle şehir, Türk-İslam siyaset düşüncesinin en berrak duraklarından biri olmuştur.
Isfahan, aynı zamanda ilmin gökyüzüne yükseldiği bir şehirdir. Sultan Melikşah döneminde kurulan rasathanede çalışan Ömer Hayyam, burada yalnızca bir şair değil; matematikçi, astronom ve düşünür olarak öne çıkmıştır. Celâlî Takvimi’nin hazırlanması, bilimin devlet himayesinde nasıl kurumsallaştırıldığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Isfahan, Hayyam’la birlikte aklın ve hesabın da başkenti hâline gelmiştir.
Şehrin tarihindeki ikinci büyük yükseliş ise Safevîler döneminde yaşanır. Şah Abbas’ın başkenti Isfahan’a taşımasıyla şehir, mimari bir şahesere dönüşür. Meydanlar, köprüler, camiler ve çarşılar yalnızca estetik yapılar değil; bir medeniyet tasavvurunun taş ve suyla yazılmış hâlidir. Meydan-ı Nakş-ı Cihan, “ibadetle ticaretin, yönetimle gündelik hayatın” aynı zeminde buluşabildiğini gösteren ender şehircilik örneklerinden biridir.
Isfahan, sadece devlet adamlarının ve âlimlerin değil; şairlerin de şehridir. Safevî dönemi Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sâib Tebrizî, Isfahan’da yetişmiş; şiirlerinde bu şehrin ruhunu, inceliğini ve iç derinliğini dile getirmiştir. Onun dizelerinde Isfahan, taşla değil kelimeyle inşa edilen bir şehir olarak karşımıza çıkar.
Bugün Isfahan, çevre yerleşimleriyle birlikte yaklaşık 2,3 milyonluk bütünleşik nüfusuyla İran’ın en önemli kültürel ve ekonomik merkezlerinden biridir. Geleneksel el sanatları, halıcılık ve çarşı kültürü şehrin tarihî kimliğini yaşatırken; sanayi, üniversiteler ve turizm de çağdaş Isfahan’ın omurgasını oluşturmaktadır. Modernleşme karşısında geçmişle bağını koparmayan bu duruş, şehri sıradan bir metropol olmaktan çıkarıp yaşayan bir medeniyet mekânına dönüştürmektedir.
Türk dünyası açısından Isfahan, bize önemli bir hakikati hatırlatır: Medeniyetler sınırlarla değil, izlerle yaşar. Bugün siyasi haritalar değişmiş olabilir; ancak Selçuklu aklı, Türk devlet geleneği ve İslam hikmeti bu şehirde hâlâ okunabilmektedir. Isfahan, Türk tarihinin yalnızca Türkistan Coğrafyası’nda değil; çok daha geniş bir medeniyet havzasında kök saldığının güçlü bir delilidir.
Isfahan’a yapılan bu gönül yolculuğu, aslında tarihle yeniden temas kurmaktır. Çünkü bu şehirde “devlet aklıyla irfan, ilimle estetik, güçle adalet” yan yana durur. Ve… Isfahan, bize sessiz ama derin bir hakikati fısıldar: Şehirler fethedilerek değil, anlam yüklenerek büyür; bazı şehirler ise nerede kalırsa kalsın, gönül coğrafyamızdan asla silinmez.
Haftaya bir başka şehrimizde adımlayamaya bekleriz. Esenlikler dilerim…