Türk Dünyası Şehirlerinde Gönül Yolculuğu: ALTAY

Bazı şehirler vardır; adını andığınızda bir takvim yaprağı değil, bir hafıza açılır. Altay, DOĞU TÜRKİSTAN’daki hâliyle tam da böyle bir şehirdir. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Altay şehri, yalnızca bir yerleşim alanı değil; Türk tarihinin, mitolojisinin ve direncinin birlikte yoğrulduğu kadim bir hafıza mekânıdır. Altay’ı anlamak için kronoloji yetmez; onu bir “şekillenen hafıza” olarak okumak gerekir.

Altay, Türkistan coğrafyasının kuzey kapılarından biridir. Dağla bozkırın, sert iklimle dirençli insanın iç içe geçtiği bu coğrafya, tarih boyunca göç yollarının, mücadelelerin ve tutunma iradesinin merkezinde yer almıştır. Hunlardan Göktürklere uzanan erken Türk tarihinin arka planında Altay havzasının izleri açıkça görülür. Burası bir başkent olmamıştır belki; ama başkentleri var eden insan kaynağının, kültürel kodların ve savaşçı ruhun beslendiği alanlardan biri olmuştur.
Altay denildiğinde hafızanın ilk duraklarından biri şüphesiz “Ergenekon” anlatısıdır. Ergenekon, yalnızca bir destan değil; Türk milletinin zor zamanlarda yeniden doğma iradesini anlatan güçlü bir semboldür. Bu destanın mekânsal hafızası, tarihçilerin ve kültür araştırmacılarının ortak kanaatine göre Altay Dağları ve çevresiyle örtüşür. Demir dağları eriterek çıkılan yol, Altay’ın sert coğrafyasında anlam kazanır. Bu yönüyle Altay, Türk tarihinde yenilginin değil, yeniden ayağa kalkışın coğrafyasıdır.

Göktürk çağında Orhun’dan yükselen ses, yalnızca Orhun’la sınırlı değildir. Bilge Kağan’ın devlet aklı, Kültigin’in savaşçı kimliği ve Tonyukuk’un stratejik zekâsı; Orhun–Altay hattında şekillenen bir dünya tasavvurunun ürünüdür. Altay, bu büyük isimlerin doğum yeri değildir; ama onların temsil ettiği siyasal ve kültürel iklimin yoğrulduğu dağlardan biridir. Türk devlet geleneğinin sert ama adalet merkezli yapısı, bu coğrafyanın insan ve tabiat ilişkisiyle yakından bağlantılıdır.

Altay’ın hafızası yalnızca erken dönemlerle sınırlı değildir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Kazak Türkleri ile Cungar (Kalmuk) güçleri arasında yaşanan mücadeleler, Altay havzasını bir direniş alanına dönüştürmüştür. Kazak tarihinin en zor dönemlerinden biri olan bu süreçte Altay, geri çekilmenin değil; tutunmanın ve var kalma iradesinin sembol coğrafyalarından biri olmuştur. Kabanbay Batır ve Bögenbay Batır gibi halk kahramanları, bu hafızanın karaktere dönmüş hâlidir. Onlar birer biyografi değil; bir milletin ayakta kalma iradesinin adlarıdır.

Altay hafızası, yalnızca uzak yüzyılların destanlarıyla sınırlı değildir. Bu coğrafya, yakın tarihte de direniş üretmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarında Doğu Türkistan’da Çin yönetimine karşı mücadele eden Kazak Türkü Osman Batır, Altay’ın modern çağdaki en güçlü hafıza figürlerinden biridir. Osman Batır, yalnızca silahlı bir direnişin lideri değil; kimliğini, inancını ve yurdunu terk etmeme iradesinin sembolüdür. Onun mücadelesi, Altay’da şekillenen tarihsel direncin çağlar değişse de kesintiye uğramadığını gösterir. Bu yönüyle Osman Batır, destan çağından modern zamana taşınan Altay hafızasının canlı bir temsilidir.

Bugün Doğu Türkistan’daki Altay şehri, büyük metropollerle yarışan bir görünüm sunmaz. Ancak nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Kazak Türkleri başta olmak üzere bölge halkı, kültürünü yaşatma konusunda sessiz ama kararlı bir çaba içindedir. Dilde, müzikte ve gelenekte sürdürülen bu direnç, Altay’ın tarihsel rolüyle birebir örtüşür. Çünkü Altay, hiçbir zaman gürültülü bir merkez olmamış; derinden akan bir hafıza alanı olmuştur.
Ekonomik olarak hayvancılık, sınırlı tarım ve doğal kaynaklara dayanan bir yapıya sahip olan Altay’da asıl zenginlik yerin altında değil, insanın taşıdığı kültürel mirastadır. Yaylalar, dağ etekleri ve sert iklim, burada yaşayan insanı hem dayanıklı hem de tutucu kılmıştır. Bu tutuculuk bir geri kalmışlık değil; kimliği muhafaza etme iradesidir.

Altay’ı gezerken insan, yalnızca bir şehirde dolaştığını hissetmez. Burada yürürken destanların gölgesi düşer yollara, tarihin sesi karışır rüzgâra. Altay, Türk dünyası şehirleri arasında belki en çok konuşulan yer değildir; ama en çok hatırlanması gerekenlerdendir. Çünkü burası, Türk tarihinin yazıldığı bir şehir değil; Türk hafızasının şekillendiği coğrafyalardan biridir.

Altay, bugün yalnızca tarih kitaplarının kenarında anılacak bir isim değildir. Doğu Türkistan’daki varlığıyla Altay, Türk dünyasının vicdanına yöneltilmiş açık bir sorudur. Dilin, kültürün ve hafızanın sistemli biçimde aşındırıldığı bir coğrafyada Altay, sessiz kalmanın da bir tercih olduğunu hatırlatır. Türk dünyası için Altay’ı hatırlamak, romantik bir nostalji değil; tarihî, kültürel ve ahlaki bir sorumluluktur. Çünkü hafızasını savunamayan milletler, bir süre sonra yalnızca sınırları değil, anlamı da kaybeder. Altay ise bütün baskılara rağmen hâlâ ayaktadır ve şu gerçeği fısıldamaktadır:
Türkistan coğrafyasında mesele şehirlerin nerede olduğu değil, Türk kimliğinin ne kadar korunabildiğidir.
Haftaya bir başka kadim şehrimize yolculuk yapıyoruz. Bekleriz…