SEVGİ ÖĞRENİLEN BİR DAVRANIŞ MI?

2. BÖLÜM
Bu bir yazı dizesi demiştik. Peki sevgiye nasıl bakarsak onun gerçek sevgi olduğunu anlayabiliriz? Burada kalmıştık…
Davranış bilimleri şunu söyler: İnsan sevgiyle doğmaz. Doğduğu anda anne karnındaki bütünlükten ayrılır ve korkuya doğar. İlk güvenli temasla birlikte hayatta kalmayı, güvenmeyi ve bağ kurmayı öğrenir. Sevgi, zamanla ve deneyimle inşa edilir.
Sevgi; ister ebeveyn–çocuk ilişkisinde ister yetişkin ilişkilerinde olsun, aynı zemine ihtiyaç duyar. Güvensiz, dengesiz, tepkisel, dürtüsel ve sahici olmayan ilişkilerde sevgi gelişmez. Bu zeminlerde gelişen şey; kaygılı bağlanma, tutunma ve çoğu zaman “sevgi sanılan” duygusal bağdır.
Çocuklukta sevginin ilk karşılığı güvendir. Güvenli ve şefkatli bakım, tutarlı temas ve korunma duygusu, sağlıklı sevgi davranışını geliştirir. Bu zeminde büyüyen insan, içindeki şefkati, vicdanı ve eşitlik duygusunu korumak ister. Sevgi, burada bölmez; birleştirir. Bozmaz; bütünlüğü gözetir.
Ama çocuklukta güvensiz temas, tutarsız aile yapısı, şefkatsizlik, yetersizlik duygusu ve kaygılı ya da kaçıngan bir gelişim varsa, kişide derin bir kırılma oluşur. Bu kırılma sevgiyle değil, hayatta kalmayla ilgilidir. Böyle bir zeminde büyüyen kişi, ileriki yaşamında başkasında gördüğü davranışsal haz ve beklenti odaklı ilgiyi sevgi sanabilir. Acıyı bağlanma, sessizliği derinlik, kaygıyı tutku olarak yorumlayabilir. Öz bakım bozulur, öz güven zedelenir. Kişi daha çok zihninde yaşamaya başlar. Sevgi; güven, şefkat ve eşitlik alanından çıkar, konforlu ama sağlıksız bir hayatta kalma alanına taşınır.
İşte tam bu noktada sevgi, fark edilmeden narsistik bir alandan işlemeye başlar. Narsisizm burada bağırmaz, görünmez. “Ben merkezliyim” demez. Daha çok şunu söyler: “Ben seviyorum ama…” Ama hep bir koşul vardır. İlgi varsa sevgi vardır. Onay varsa yakınlık vardır. Hayranlık varsa bağ vardır. Bu yapı yaygındır. Çünkü narsistik sevgi, bireysel değil toplumsal olarak da beslenir. Popülerlik, görünürlük, değerli hissetme ihtiyacı bu zeminde büyür. Sevgi, karşılıklı bir akış olmaktan çıkar; duygusal bir alışverişe, hatta ticarete dönüşür. Veren kazanmak ister, alan borçlu hisseder.
Oysa sevgi varsa dürtüsellik azalır, kaygı yumuşar. İçgüdüsel sevgi ayrıştırıcı değildir. Kendine duyduğun merhameti başkasına da duyabiliyorsan, kendi çocuğuna gösterdiğin sabrı bir başkasına da gösterebiliyorsan; belki o zaman sevgiden söz edebiliriz. Kendi alanını nasıl koruyorsan, evini ve aileni nasıl önemsiyorsan; doğayı, çevreyi ve sana ait olmayan alanları da aynı özenle koruyabiliyorsan, bu da sevginin sessiz bir göstergesidir.
Aile ve sosyal kabul uğruna kişinin kendine olan öz sevgisini, öz şefkatini ve eşitlik duygusunu feda etmesi; bireysel aklın ve vicdanın askıya alınmasına yol açar. Konformizm burada devreye girer. Popüler olan doğru kabul edilir, yaygın olan sorgulanmaz. “Herkes böyle”, “Sistem böyle”, “Zaman bunu gerektiriyor” denir. Böylece narsistik sevgi anlayışı normalleşir ve yayılır.
Toplumda ve aile içinde gerçek sevgi zayıfladığında, aşırılık başlar. Sevgi sanısıyla aşırı koruma, aşırı kontrol, tahammülsüzlük ve sürekli tetiklenme görülür. Hayat siyah–beyaz algılanır. “Ya hep ya hiç” düşüncesi artar. Kaygı yükselir, beden konuşmaya başlar. Kaç–savaş–don halleri sıklaşır. Bu sevgi değildir; öğrenilmiş kaygılı bağlanmadır.
İlişkilerde sevginin olduğu yerde zaman zaman yargı, eksiklik hissi, utanç ya da suçluluk ortaya çıkabilir. Ama bunlar kalıcı değildir. Gelir ve gider. Bedende ve zihinde tutunmaz. Kimlik hâline gelmez. Çünkü sevgi, bunların üzerinde durmaz.
Belki de bu yüzden; sevginin olmadığı yerde, sevgi sanılan ama daha çok korkudan beslenen davranışlar kalır. Ve belki de asıl farkındalık, tam burada başlar.
Sevginin bedendeki halleri nedir? Devamı haftaya…