Bir Noel Pazarı Meselesi Değil Bu

Son yıllarda Alanya’da yılsonu yaklaşırken sık duyduğumuz bir cümle var:
“Bu sene Noel Pazarı ne zaman kurulacak?”
Bunu söylerken heyecanlanan da var, eleştiren de… “Bu bize ait değil” diyenler de çıkıyor elbette. Bu satırlar bir karşı duruştan değil, bir durup düşünme ihtiyacından doğdu! Noel Pazarı’na ben de gidiyorum; kalabalığın arasına karışıyor, şehrin hâlini izliyorum. Meselem itiraz etmek değil; olup bitene biraz daha yakından bakmak.

Asıl soru şu:
Yirmi yıl öncesine kadar hayatımızda olmayan bir organizasyon, bugün nasıl bu kadar “beklenen” bir kültürel olay hâline geldi?
Bu soruyu sormak kimseyi hedef almak değildir; kültürel bir farkındalık arayışıdır. Noel Bayramı dendiğinde sokakta sıkça duyduğumuz bazı anlatılar var. Kimileri bu günü tamamen papaz ayinleriyle, kilise ritüelleriyle özdeşleştiriyor; kimileri ise “bize ait olmayan, yabancı bir bayram” diyerek meseleyi kapatıyor. Oysa Noel’in hikâyesi, anlatıldığı kadar basit ve tek yönlü değildir! Noel, Hristiyan dünyasında İsa’nın doğumunu anmak amacıyla kutlanan bir bayram olarak kabul edilir. Ancak dikkat çekici bir ayrıntı vardır: İncil metinlerinde İsa’nın doğduğu gün ve ay açıkça belirtilmez! 25 Aralık tarihi, Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu döneminde resmî din hâline gelmesinden sonra, özellikle 4. yüzyılda belirginleşir. Bu tarih, Roma dünyasında kış gündönümü sonrasında kutlanan ve birçok kadim kültürde olduğu gibi doğanın döngüsünü esas alan mevsimsel bayram anlayışıyla iç içe gelişir. Roma dünyasında bu dönem, karanlığın yenildiği, günlerin uzamaya başladığı ve ışığın yeniden hâkim olduğu zaman olarak görülürdü. Hristiyanlık yayılırken, bu kadim mevsimsel semboller yeni bir dinî anlatıyla yeniden yorumlandı. Böylece Noel, yalnızca bir kilise ritüeli değil; mevsim, ışık, umut ve yeniden doğuş fikrinin tarih boyunca farklı inançlar içinde yeniden anlam kazandığı bir bayram hâline geldi.

Bugün ise Noel, özellikle Avrupa’da ve turistik şehirlerde dinî boyutunun çok ötesine geçerek seküler bir kış festivali niteliği taşımaktadır. Işıklar, süslemeler, pazarlar, müzikler ve kalabalıklar; inançtan ziyade sosyal bir buluşma alanı üretmektedir. Alanya’daki Noel pazarlarını da bu çerçevede okumak gerekir. Tam da bu noktada küçük ama anlamlı bir ayrıntı daha dikkat çekiyor! Noel söz konusu olduğunda, şehirdeki kurumsal reflekslerin de değiştiğini görüyoruz. Organizasyon dili daha özenli kuruluyor, görünürlük artıyor, protokol hassasiyeti yükseliyor. Şehir, adeta kendini göstermek ister gibi davranıyor. Elbette bu özen kıymetlidir; ancak aynı hassasiyetin, aynı görünürlük isteğinin kendi kültürel günlerimizde de aynı doğal refleksle ortaya çıkmasını beklemek de yersiz değildir.

Öte yandan, Alanya’nın bir dünya şehri olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Farklı milletlerden, farklı inançlardan insanların bir arada yaşadığı; turizmiyle, çok kültürlü yapısıyla öne çıkan bir şehir burası. Böyle bir şehirde Noel organizasyonlarının özenli, renkli ve görkemli olması son derece doğaldır. İnsanların bu etkinliklere ilgi göstermesinde de bir sorun yoktur. Yazımızın sorunu tam burada belirginleşiyor:
Madem Alanya, dünyaya açık bir şehir; neden aynı özveriyi, aynı anlatı gücünü ve aynı görünürlüğü kendi bayramlarımız için de üretmeyelim?
Kendi kültürümüzü, kendi mevsim anlayışımızı, kendi bayramlarımızı da aynı açıklıkla ve özgüvenle dünyaya anlatmak daha doğru bir yaklaşım olmaz mı?

Benim rahatsızlığım tam olarak buradan kaynaklanıyor. Yoksa bir Noel Pazarı kurulmuş, insanlar gezmiş, çocuklar eğlenmiş, şehir birkaç günlüğüne renklenmiş… Bütün bunlar neden sorun teşkil etsin; hatta bırakın sorun olmayı, şehrin sosyal hayatına bir hareketlilik katmış olsun. Asıl mesele, bu tür etkinliklerin zamanla “olmazsa eksiklik hissedilen” bir beklentiye dönüşmesidir. Sorun, bir pazarın kurulması değil; o pazarın yokluğunun garipsenmesi, buna karşılık kendi kültürel günlerimizin hâlâ temkinle ve mesafeyle ele alınmasıdır.

Bu noktada ister istemez Nevruz geliyor akla!
Bu toprakların binlerce yıllık mevsim bayramı… Baharın gelişi, doğanın uyanışı, ateşle, suyla ve toprakla kurulan kadim bağ. Ama Nevruz söz konusu olduğunda hâlâ bir tedirginlik hissi dolaşıyor ortalıkta. “Aman siyasete çekilir”, “aman yanlış anlaşılır”, “aman uzak duralım” refleksi hemen devreye giriyor. Katılım azalıyor, organizasyonlar sönükleşiyor, hatta kimi zaman dışlayıcı bir dil bile ortaya çıkabiliyor. Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Neden kökeni bu topraklara ait olmayan bir kış festivali ‘renkli ve masum’ görülürken, binlerce yıllık yerel bir bayram hâlâ açıklanmaya muhtaç kabul ediliyor?

Bu bir Noel Pazarı meselesi değil. Bu, kültürel özgüven meselesi. Başkasının kültürel ritüelini tanımak, görmek, hatta ona katılmak elbette sorun değildir. Sorun, bunu yaparken kendi kültürel değerlerimizi arka plana itmemiz, zamanla görünmez hâle getirmemizdir. Bir toplum, kendine ait olmayan bir geleneği bu kadar hızlı ve rahat benimseyebiliyorsa; kendi bayramlarına da aynı açıklıkla, aynı doğallıkla ve aynı cesaretle sahip çıkabilmelidir. Aksi hâlde mesele kültürel zenginlik değil, sessiz bir yön kaybına dönüşür.
Belki de mesele Noel Pazarı değildir!
Mesele, başkasının takvimini gönül rahatlığıyla sahiplenirken, kendi takvimimizi açıklamaya ve temize çekmeye çalışmamızdır…