Bir Milletin Sessiz Yemini

Bayrak, bir milletin en sade ama en ağır işaretidir. Bir şekil gibi görünür; fakat hiçbir şekil, bir ülkenin hafızasını tek başına taşıyamaz. Bayrak; hatıradır, emanettir, ortak bir sözleşmedir. Bir devletin toprağıyla, bir milletin ruhu arasında kurulmuş görünmez bağdır. Bu yüzden bayrağa bakınca yalnızca renk ve şekil görmeyiz; kimlik görürüz, mücadele görürüz, irade görürüz.

Türk bayrağı da böyledir. Kırmızı, sadece bir renk değildir; bedelsiz kazanılmayan bir vatanın hatırlatmasıdır. Üzerindeki beyaz hilal ve yıldız ise yalnızca bir motif değil; bir milletin var oluş iradesidir. Hilal, yüzyılların içinden süzülüp gelen kimliğin; yıldız ise karanlıkta yolunu kaybetmeyen bir yürüyüşün sembolüdür. Bayrağın sadeliği, taşıdığı anlamın büyüklüğündendir.

Bir ülke için bayrak, yalnızca devlet dairelerinin önünde dalgalanan bir sembol değildir. Bayrak, “Biz buradayız” demenin en kısa cümlesidir. Çanakkale’de sipere düşenlerin son bakışında da odur; Sarıkamış’ta donarak kalan gençlerin sessizliğinde de odur; Kurtuluş Savaşı’nda ayağa kalkan milletin iradesinde de odur! Cumhuriyet’in ilanıyla bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı o büyük eşiğin üstünde yine aynı bayrak vardır. Nene Hatun’un Erzurum’da sergilediği direnişte de, Hasan Tahsin’in işgale karşı attığı ilk kurşunda da, Seyit Onbaşı’nın omzunda taşıdığı o iradede de aynı ruh vardır. Atatürk’ün bağımsızlık fikrini bir milletin kaderine dönüştüren kararlılığında da bayrağın gölgesi vardır.

İşte bu yüzden bayrak, yalnızca geçmişin hatırası değildir; bugünün omuzlarında taşınan bir sorumluluktur. Sınırda nöbet tutan askerin omzunda da odur; okul bahçesinde sıraya giren çocuğun gözünde de odur; yurt dışına giden bir gurbetçinin boğazında düğümlenen duyguda da odur! Bayrak, insanın kalabalık içinde yalnız kalmadığını hatırlatır. Çünkü o bayrak, milyonları tek bir “biz” kelimesinde toplar.

Tam da bu nedenle bayrak söz konusu olduğunda tepkiler büyür. Çünkü mesele yalnız bir sembol değil, bir ortak değer meselesidir. Bayrak üzerinden gerilim kurmaya çalışanlar, aslında toplumun sinir uçlarıyla oynarlar; ortak duyguyu zayıflatmak, birlik fikrini yaralamak isterler. Provokasyon dediğimiz şey tam da budur: Önce duyguyu kabartır, sonra o kabaran duygunun üstünden bir çatlak arar!

Son günlerde Nusaybin’de yaşandığı ileri sürülen ve kamuoyunda büyük tartışma uyandıran olay da bu yüzden sıradan bir haber gibi görülemez. Bayrak üzerinden yürütülen her tartışma, yalnız bugünü değil, yarını da hedef alır. Çünkü bayrağa uzanan her hamle, doğrudan doğruya milletin hafızasına dokunur. Tarih bize defalarca göstermiştir: Bayrak meselesi, “direk” meselesi değildir; irade meselesidir! Kıbrıs’ta da bayrak üzerinden yürütülen hesapların meselesi direkle değil; o direğin temsil ettiği kararlılıkla ilgilidir.

Ve şimdi gelelim meselenin en açık yerine…
“Bayrak için can vermek” bu milletin hayatında bir söz değil, geçmişinde yaşadığı ve hala yaşamakta olduğu bir gerçektir. Bu vatanın toprağı, bayrağı için can verenlerin emanetidir. Biz bayrağı seyrederken bile aslında ödenmiş bir bedeli seyrederiz.

Ama şu da bilinmelidir: Bayrak için can vermek kadar, bayrağa uzanan ele karşı bedel ödetmek de bir millet refleksidir. Bu, öfke değil; varlık meselesidir. Hiç kimse bu ülkenin bayrağını indirip de bunun “sıradan bir olay” gibi geçiştirileceğini sanmasın! Bayrağa uzanan el, bir milletin namusuna uzanmış sayılır; bu memleketin tarihinde bunun karşılıksız kaldığı görülmemiştir. Elbette her şeyin bir nizamı vardır; devlet, kendi aklıyla ve kendi gücüyle gereğini yapar. Ama millet şunu da unutmaz: Bizim için bayrak, tartışma konusu değil; var oluşun çizgisidir. O çizgiye kimsenin basmasına izin verilmeyiz!

Bayrak, bir milletin kendine verdiği sözdür!
O söz şudur: Bu topraklarda, bu gökyüzünün altında, bu bayrak asla inmeyecek!
Ve bu millet, o bayrağın inmeyeceğini sadece sözle değil, gerektiğinde bedel ödeterek de gösterecek!
Atatürk’ün ifadesiyle: “Bayrak bir milletin onurudur. Ne olursa olsun yere serilemez ve çiğnenemez!”