Alanya’da Havanın Dili

Son günlerde Alanya’da yağmur sıklaştı. Kimi zaman usul usul, kimi zaman bir anda bastıran sağanaklar… Bugün hava durumunu telefonlardan, uygulamalardan takip ediyoruz ama yine de çoğu zaman hazırlıksız yakalanıyoruz. Oysa eskiden Alanya’da yağmur sürpriz sayılmazdı. Çünkü hava, kendini önceden haber verirdi; yeter ki bakmasını bilen olsun.

Alanya ve Toros eteklerinde hava durumu, rakamlarla değil, işaretlerle okunurdu. Bu bilgi kitaplardan değil; tarladan, yayladan, ahırdan öğrenilirdi. Halk meteorolojisi denilen şey, modern bilimin yokluğunda ortaya çıkmış bir eksiklik değil; doğayla kurulan uzun soluklu bir ilişkinin sonucuydu. İnsan, yaşadığı coğrafyayı gözlemlemiş, tekrar eden işaretleri kaydetmiş ve bunları gündelik hayatına uyarlamıştı. Toroslar’a yaslanan bulutlar Alanya insanı için önemlidir. Eğer bulutlar dağın eteğinde ağır ağır birikiyor, gün içinde yükselmiyorsa bunun uzun sürecek bir yağışın habercisi olduğu bilinirdi. Sabah saatlerinde dağın tepesini duman almışsa, yaşlılar “bugün yağmur var” der, tarlaya gidişi ertelerdi. Bu, tesadüfi bir tahmin değil; yıllar boyunca doğrulanmış bir tecrübenin sonucuydu. Rüzgâr da boşuna izlenmezdi. Denizden karaya doğru nemli bir rüzgâr esmeye başlamışsa, özellikle akşamüstü saatlerinde, gece yağmur beklenirdi. Lodosun ağır ve bunaltıcı hâli, arkasından gelecek yağışın işareti sayılırdı. Poyraz sertleştiğinde ise hava açar ama serinlik artardı. “Rüzgâr döndü mü, hava da döner” sözü, Alanya’da boşuna söylenmemiştir.
Hayvanlar, havanın dilini insandan önce çözerdi. Karıncalar yuvalarının ağzını kapatmaya başlamışsa, şiddetli yağmur yakındı. Koyunların ve keçilerin erken saatlerde ağıla yönelmesi, çoban için güçlü bir işaretti. Kedilerin kuytu köşelere çekilmesi, köpeklerin huzursuzlanması, havanın değişeceğinin sessiz habercileri olarak görülürdü. Bu işaretler hafife alınmaz, günlük planlar buna göre yapılırdı.

Bitkiler bile konuşurdu. Zeytin yapraklarının alt yüzünün daha belirgin görünmesi, rüzgârla birlikte yağmur beklendiğine yorulurdu. Çamların reçinesinin ağırlaşıp koku salması, havanın bozacağı şeklinde yorumlanırdı. Toprağın kokusu değiştiğinde “yağmur toprağın hakkını alacak” denirdi. Çünkü yağmur, yalnızca ıslatan bir doğa olayı değil; bereketin kendisiydi.

Bütün bu bilgiler, halk takvimiyle birlikte düşünülürdü. Kasım devresi, Zemheri, Cemre, Hamsin, Ambar yağmuru, Nisan yağmurları… Bunlar sadece tarih değil; hayatın düzeniydi. Ne zaman ekileceği, ne zaman göç edileceği, ne zaman hasada girileceği bu takvime göre ayarlanırdı. Yanlış tahminin bedeli vardı; mahsul zarar görür, emek boşa giderdi. Bu yüzden halk meteorolojisi romantik bir nostalji değil, hayat bilgisiydi.

Bugün elimizde radarlar, uydu görüntüleri, saat saat yapılan tahminler var. Buna rağmen Alanya’da her kuvvetli yağışın ardından benzer manzaralarla karşılaşıyoruz. Dere yataklarının taşması, bazı mahallelerde sel baskınlarının yaşanması, yollarda oluşan çukurlar, çöken asfaltlar ve fırtınayla birlikte ortaya çıkan maddi zararlar artık şaşırtmıyor. Yağmurun kendisinden çok, yağmurdan sonra ortaya çıkan tablo dikkat çekiyor.

Ortaya çıkan tablo, bizi ister istemez başka bir soruya götürüyor: Yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan Alanya’da, yağmur ve rüzgâr neden hâlâ “beklenmedik” kabul ediliyor?

Eskiler gökyüzüne bakarak işini gücünü ayarlardı; bugün ise ekrana bakıyoruz ama yine de hazırlıksız yakalanıyoruz. Demek ki mesele yalnızca teknolojide değil. Doğayla aramıza mesafe girdikçe, havayı okuma ve ona göre tedbir alma becerimizi de kaybettik. Yerel ölçekte alınması gereken önlemler, yağmurun ve rüzgârın bu coğrafyadaki karakteri dikkate alınmadan planlandığında, birkaç saatlik sağanak aylar sürecek onarım süreçlerine dönüşebiliyor.
Son günlerde yağan yağmurlar, yalnızca toprağı değil, şehir hafızasını da yokluyor. Bize, Alanya’da havanın her zaman bir şey söylediğini yeniden hatırlatıyor. Mesele, bu dili duymazdan gelmekte ısrar edip etmediğimiz. Çünkü doğa konuşmaya devam ediyor; asıl soru, biz hâlâ dinlemeye hazır mıyız?