Alanya Şalvarı: Bir Kıyafetten Fazlası

Alanya şalvarı, bir folklor unsuru ya da sahne kıyafeti değildir. O, bu coğrafyada yaşayan insanın hayatla kurduğu ilişkinin doğal bir parçasıdır. Dağda, yaylada, tarlada; yürürken, çömelirken, yük taşırken giyilmiş bir kıyafettir. Bugün çoğu zaman festival alanlarında ya da fotoğraf karelerinde gördüğümüz bu giysi, aslında hayatın tam ortasında doğmuştur. Alanya’da “şalvar” dendiğinde akla önce erkek şalvarı gelir. Çünkü bu şalvar, sadece bir giyim unsuru değil; Toros eteklerinde şekillenmiş bir hayat bilgisidir. Bolluğu süs için değil, hareket içindir. Ortasının yere yakın olması bir keyifsizlik ya da özensizlik değil; bilakis tecrübenin ürünüdür.

Eskiler anlatır…
Toroslarda bir oba, yazdan güze dönerken uzun ve zahmetli bir yola çıkar. Erkekler öndedir; hayvan güdülür, yük taşınır, dar geçitlerden inilerek çıkılır. İçlerinden biri, genç ve aceleci, şalvarını dar diktirmiştir. “Daha düzgün dursun” istemiştir. Yolun yarısında bir geçitte çömelmek zorunda kalır; diz tutmaz, yük devrilir. Bir anlık aksilik, obanın yarım gün geri kalmasına sebep olur.
O sırada yaşlılardan biri yaklaşır, adamın şalvarına bakar ve sakin bir sesle şunu söyler:
“Evlat, sen şalvarı kendine göre değil, yola göre diktirmeliydin.”
Sonra ekler:
“Bizim şalvarın ortası yere yakındır. Çünkü bu dağda adam bir kere değil, yüz kere çömelir. Şalvar yukarıda olursa dizine hükmeder; aşağıda olursa yola uyar.”
Bu anlatı, şalvarın neden böyle dikildiğini tek başına açıklar. O bolluk fazlalık değil; hayatın sertliğine karşı bırakılmış bir paydır. Şalvar, adamı yarı yolda bırakmasın diye vardır. Rahat olsun diye değil, iş tutsun diye giyilir.
Bir zamanlar Alanya’da şalvar, özel günlerde giyilen bir kıyafet değildi. Günlük hayatın parçasıydı. Erkek tarlaya da onunla gider, hayvanına da onunla bakar, dağ yolunu da onunla aşardı. Şalvarın üzerine geçirilen kuşak, cebine sıkıştırılan bıçak, omuza atılan heybe; hepsi birlikte bir yaşam düzenini temsil ederdi. Bu bütünlük bozuldukça, kıyafet de anlamını yitirmeye başladı. Bugün şalvar, çoğu zaman “gösterilen” ama “yaşanmayan” bir kültür unsuruna dönüştü. Sahnelere, temsillere, vitrinlere sıkıştı. Oysa kültür, sahnede değil; gündelik hayatta yaşadığı sürece canlıdır. Hayattan çekilen her unsur gibi şalvar da önce seyrekleşti, sonra sembolleşti, ardından yabancılaştı. Bu noktada kendimize sormamız gereken soru şudur: Alanya şalvarı mı hayatımızdan çekildi, yoksa biz mi hayatı bu kadar hızlandırıp sadeleştirdik? Betonlaşan şehirle birlikte üretimden uzaklaşan gündelik hayat, bizi bu kıyafetin ait olduğu dünyadan da kopardı. Şalvar sadece giyilmez oldu; onunla birlikte taşınan emek, sabır ve ölçü de geri plana itildi. Bugün gençler için şalvar çoğu zaman ya tanınmayan ya da utanılan bir kıyafet hâline geldi. Çünkü ona eşlik eden hayat bilgisi aktarılmadı. Oysa kültür, anlatılarak değil; yaşanarak aktarılır. Bir kıyafeti korumak, onu cam fanusa koymak değil; onun doğduğu şartları ve taşıdığı anlamı hatırlamakla mümkündür.

Alanya şalvarı üzerinden konuşmak, aslında Alanya kültürü üzerine konuşmaktır. Bu kültür; gösterişten uzak, üretime dayalı, ölçülü ve doğayla uyumlu bir hayat anlayışını içerir. Şalvar bu anlayışın sessiz tanığıdır. Ne iddialıdır ne süslü; ama yola uyar, işe uyar, hayata uyar.
Belki de bugün yapmamız gereken, şalvarı yeniden giydirmek değil; onu “yola göre” dikilmiş bir hayat bilgisinin sembolü olarak yeniden hatırlamaktır. Çünkü kaybolan bir kıyafetten çok daha fazlası,
kaybolan, hafızadır…