AKİF’İN HÜZÜNLÜ HAYATI VE ÖLÜMÜ

2026 yılı İstiklal Marşı’nın kabulünün 105. yılı, Akif’in ölümünün ise 90. yılıdır. Şüphesiz Akif, 20. Yüzyıl’ın en büyük şairidir (Yahya Kemal’i, Sultan’üş-şuara Necip Fazılı, Arif Nihat Asya’yı, Sezai Karakoç’u unutmuyoruz). Şiirlerinde olayları anlatırken sanki içinde yaşamış gibi net olarak canlandırmıştır. Çanakkale şehitlerine şiiri, Koca Karı ile Ömer şiiri buna örnektir. Çanakkale Savaşı’nı Akif kadar güzel anlatan başka bir şair yoktur. 1. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı yıllarında Akif, el üzerinde tutulurken 1925 yılından itibaren Akif için sıkıntılı günler başlamıştır. Akif’in dostları cezalandırılmaya başlanmıştır. Akif’in başyazarlık yaptığı Sebil’ür Reşat Gazetesi’nin sahibi ve Akif’in can dostu Eşref Edip tutuklanmıştır. Akif’in peşine sivil polisler takılmıştır. Akif şöyle diyor: “Ben suçlu muyum? Bu polisler peşimde ne arıyor?” Bu ifade Akif’in torunu Selma Argon tarafından söylenmiştir. Akif’in bu sıkıntılı halini gören dostu Abbas Halim Paşa onu Mısır’a davet etmiştir.

Akif, İstiklal Marşı’nda şöyle diyor: “Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda, etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.” Canından çok sevdiği vatanından Mısır’a gidiyor. 1925 yılından 1936 yılına kadar Mısır’da kalıyor. Mısır’da kaldığı bu 11 yıl ona 11 asır gibi geliyor. Akif mısırda ekonomik sıkıntı içerisindedir. Bunu kimseye söylemez, kimsenin yardımını da kabul etmez. Akif onurlu bir kişidir. Dostları düşünürler; bu işe nasıl bir çözüm bulabiliriz? Kahire Üniversitesi ile görüşürler, burada Akif’in ders vermesini isterler. Bu işi sırf Akif’e ücret verebilmek için yaparlar. Akif, Kahire Üniversitesi’nde ders vererek geçimini kısmen sağlayabilir. Fakat içinde memleket hasreti vardır. 1936 yılı geldiğinde Akif, hastalanmıştır. Akif’in hastalığına bir çare bulunamamıştır. Yakın dostlarına “yaşayan bir cenazeden farksızım” demiştir. Dostlarına “beni memleketime götürün, bari memleketimde öleyim” demiştir. 1936 yılı temmuzunda deniz yoluyla İstanbul’a 3 günde gelmiştir. Dostlarına “bu yolculuk bana 300 gün gibi geldi demiştir. Akif, gemiden inip limana çıktığı zaman hastadır. O sırada bir ses duyar, “Tanrı uludur, tanrı uludur” bu ses nedir? diye sorar. “bu ezandır” dedikleri zaman Akif bir daha yıkılır. Çünkü İstiklal Marşı’nda “bu ezanlar ki dinin temeli, ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” diyordu.
Akif, İstanbul’da Abbas Halim Paşa’ya ait, Mısır Apartmanı’nda kalır. Burada kaldığı sırada Abbas Halim Paşa’nın görevlileri, Akif’le ilgilenirler. Tedavisi için uğraşırlar. Akif, iyileşmediği gibi, gün geçtikçe zayıflamaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, apartman çevresinde Akif’i ziyarete gelenler takip edilmektedir. Bu durum Akif’i üzmektedir. Akif hasta yatağında yine memleketini düşünmektedir. Bir dostu ona “İstiklal Marşı yeniden yazılabilir mi?” dediği zaman, o “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” demiştir. O, içinde bulunduğu sıkıntıya rağmen, ülkemizin yöneticilerine ve ilgililere bir sitem etmemiştir. İstanbul’da 5 ay kadar bu sıkıntılı dönem devam etmiştir. 27 Aralık 1936 tarihinde Akif, bu dünyadan ebedi aleme göç etmiştir.
Akif’in cenaze merasimi garip bir şekilde başlar, Akif’in cenazesi çıplak bir tabuta konmuş, Beyazıt Camii’nin avlusuna getirilmiştir. Başında birkaç işçi vardır. Sanki bir kimsesiz cenazesi gibiydi. O sırada üniversiteden çıkan birkaç öğrenci tabutu görür; “Kim ki bu kimsesiz cenazesi?” derler, yürürler. İçlerinden birisi, “bu cenaze Akif’in olabilir mi?” der, dönüp soralım derler. Sordukları zaman işçiler, “Bir şairin cenazesiymiş” derler. Bunun Akif olduğu anlaşılınca bütün üniversite öğrencileri caminin önünü doldururlar. Hemen bir büyük bayrak bulurlar, bayrağı tabuta sararlar. Bayrağın nereden bulunduğu tereddütlüdür. Bazıları bir düğün salonundan alındı der, bazıları ise üniversiteden alındı derler. Cenaze merasimini 3 öğrenci organize eder. Edebiyat fakültesi öğrencisi Abdülkadir Karahan, tıp fakültesi öğrencisi Fethi Tevetoğlu, Hukuk fakültesi öğrencisi Sulhi Dönmezer, bu öğrencilerin öncülüğünde bütün üniversite öğrencileri, İstanbul halkı, İstanbullu gençler cenazeye katılırlar. Akif’in cenazesi Beyazıt Meydanı’ndan Edirne Kapı Şehitliği’ne kadar gençlerin omuzları üzerinde gider. Akif, Edirne Kapı Şehitliği’ne defnedilir. Merasim bittikten sonra cenazede konuşma yapan Abdülkadir Karahan, emniyette sorgulanır. Verdiği cevap önemlidir: “Bu memleketin milli şairinin cenaze merasimini organize etmek bizim için şereftir” der. Bu öğrenciler kendi harçlıklarından para toplayarak Akif’in mezarını yaptırırlar. Safahat kitaplarındaki mezar bu mezardır. 1983 yılında Özal başbakan olunca hükümet olarak Akif’le ilgilenirler. İlk olarak merasimde bir başbakan konuşma yapar. Özal, Kültür Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu’na talimat verir, Akif’in mezarı bugünkü şekli ile yapılır. Akif’in mezarında şeffaf bir mermer üzerinde İstiklal Marşı’nın 10 kıtası yazılıdır. Akif’in bir tarafında Süleyman Nazif, bir tarafında Babanzade Ahmet Naim bey yatmaktadır. Akif’e ve dostlarına rahmetler dileriz.