Şirinler Köyü’nde zaman ağır ağır akardı. Akşam ateşi yanarken Şirin Baba anlatırdı; çünkü bazı hikâyeler gündüz anlatılamazdı. Güneş çekilmeden kötülük görünmez, karanlık olmadan gerçek ortaya çıkmazdı.
“Çok eskiden,” diye başladı Şirin Baba, “insanlık henüz bugünkü kadar kalabalık, bugünkü kadar güçlü ama bugünkü kadar da örgütlü değilken, bir kavim yaşardı. Adı Lut Kavmi’ydi. Takvimler yoktu ama bugün bildiğimizle söyleyeyim; yaklaşık dört bin yıl öncesi, MÖ 2000’lere yakın bir zaman… Dünya gençti ama kötülük yaşlıydı.”
Şirinler sessizleşti.
“O kavim,” dedi Şirin Baba, “azgınlıkta sınır tanımadı. Gücü olan, güçsüzü ezdi. Masum olan, korunmadı; kullanıldı. Yapılanlar gizli değildi. Herkes biliyordu. Ve uyarıldılar. Defalarca… ‘Durun’ dendi, ‘Bu yol felakete çıkar’ dendi. Ama dinlemediler.”
Meraklı Şirin fısıldadı:
“Sonra ne oldu Şirin Baba?”
“Sonra,” dedi Şirin Baba, “felaket geldi. Öyle bir felaket ki, o kavim yalnız evlerini değil, adlarını bile yitirdi. Lut Kavmi, yeryüzünden silindi. Masallar böyle biterdi. Kötülük sınırı aşınca, sonuç gecikmezdi.”
Ateş çıtırdadı. Zaman aktı. Yüzyıllar geçti. Medeniyetler kuruldu, yıkıldı. İnsanlık ilerledi sandı. Ama Şirin Baba anlatmaya devam etti:
“Zaman değişti sanıldı. Oysa değişen yalnızca yöntemdi. Kötülük artık açık sokaklarda değil, korunaklı adalarda yaşanıyordu. Artık bağırmıyor, fısıldıyordu. Artık bireysel değil, sistemliydi.”
Takvimler bu kez kesindi. Yıl 2026’ydı. İnsanlık uzaya çıkmıştı ama hâlâ çocuklarını koruyamıyordu. Ve bir gün, dünyanın ortasına bir dosya bırakıldı. Adına ‘Epstein dosyaları’ dediler. İçinde sayılar vardı, listeler vardı, tanıklıklar vardı. Çocuklar vardı… ama çocukluk yoktu.
Yıllar önce yaşanmıştı her şey. Adalarda, kapalı kapıların ardında. Dünya bunu biliyordu. Konuşuyordu. Lanetliyordu. Ama bir şey değişmiyordu. Ta ki yıllar sonra yaklaşık üç buçuk milyon sayfa basına servis edilene kadar. Ama servis edilen, yalnızca görülmesine izin verilen kadardı. Geri kalanlar yine karanlıkta kaldı. Güçlülerin kasalarında, suskunluğun içinde.
Akıllı Şirin sordu:
“Şirin Baba… Bu yapılanlar Lut Kavmi’nden de mi kötü?”
Şirin Baba gözlerini kapattı.
“Evet evlat. Çünkü Lut Kavmi kötülüğü inkâr etmedi. Bugünküler ise kötülüğü yönetti. Orada sapkınlık vardı; burada ağlar var. Orada azgınlık vardı; burada sistem, para ve dokunulmazlık var.”
Tembel Şirin elindeki ekrana baktı.
“Şirin Baba, herkes konuşuyor ama hiçbir şey olmuyor.”
Şirin Baba’nın sesi ağırlaştı:
“İşte bu çağın farkı burada. Eskiden helak gökten inerdi. Şimdi helak erteleniyor. Öfke var, lanet var, diş gıcırdatma var… ama karar mekanizmaları aynı ellerde duruyor.”
Dünya dönmeye devam ediyordu. Denizler dalgalanıyor, şehirler ışıl ışıl yanıyordu. 103. Köy’de hayat akıyordu. Ama bir yerlerde bir çocuk daha eksiliyordu. Bir dosya daha kabarıyordu. Ve insanlık, elinden bir şey gelmediğini bilerek yaşamaya devam ediyordu.
Ama Şirin Baba masalı burada bitirmedi.
“Biz yaşıyoruz,” dedi, “ama hak ettiğimiz gibi değil. Görüyoruz ama engel olamıyoruz. Konuşuyoruz ama yön veremiyoruz. Çünkü bu dünya, insanüstü güçlere değil; insanüstü hırslara teslim edilmiş durumda. Ve sıradan insanın elinde ne mucize var ne de dokunulmazlık.”
Şirinler başlarını eğdi.
“Tarih bize şunu da öğretti,” diye devam etti Şirin Baba, “kötülük hiçbir çağda kendiliğinden bitmedi. Biri sustukça, diğeri cesaret buldu. Biri görmezden geldikçe, başkası sınırı biraz daha aştı. Ve insanlığa yapılan eziyet, dünya var oldukça hep bir yol buldu.”
Asasını yere son kez vurdu:
“Unutmayın; kötülük suskunlukla beslenir.
Ve suskunluk sürdükçe, eziyet devam eder.
Ama her çağda, her sistemde, her karanlıkta,
kötülük kendi sonunu da kendi elleriyle hazırlar.
Helak bazen bir günde gelir,
bazen yıllar alır.
Ama mutlaka gelir.”
Ateş söndü.
Masal bitti.
Dünya hâlâ dönüyor.
İnsanlık diş gıcırdatıyor.
Ve kötülük, kim sustuysa onu not almaya devam ediyor.